Hollanda denince çoğu gezginin
aklına önce Amsterdam gelir. Kanalları, bisikletleri ve hareketli meydanlarıyla
ülkenin vitrini sayılan başkent elbette görülmeye değer. Ama bir ülkenin ruhunu
tanımak için çoğu zaman vitrinden uzaklaşmak gerekir. Amsterdam'ın yaklaşık
yirmi kilometre kuzeybatısında bulunan Zaanse Schans, Hollanda'nın
kartpostallardan tanıdığımız yüzünü gerçeğe dönüştüren yerlerden biri.
Sabahın ilk saatlerinde Zaan Nehri kıyısına vardığımda karşıma çıkan
manzara, uzun yıllardır zihnimde taşıdığım Hollanda’nın tam karşılığıydı.
Yeşile boyanmış ahşap evler, beyaz çerçeveli pencereler, çiçeklerle süslenmiş
küçük bahçeler ve gökyüzüne doğru ağır ağır dönen yel değirmenleri... Her şey o
kadar kusursuz görünüyordu ki birkaç dakika boyunca fotoğraf çekmek yerine
sadece etrafı seyretmeyi tercih ettim. Bazı manzaralar objektiften önce insanın
hafızasına kaydolmayı hak ediyor.
Bugün açık hava müzesi olarak bilinen Zaanse Schans, aslında Hollanda'nın
sanayi tarihinin en önemli merkezlerinden birinin yaşayan hatırası. 17. ve 18.
yüzyıllarda Zaan bölgesi, Avrupa'nın üretim üslerinden biriydi. Nehir boyunca
sıralanan yüzlerce yel değirmeni, yalnızca tahıl öğütmüyor; kereste kesiyor,
boya üretiyor, yağ çıkarıyor ve baharat öğütüyordu. Rüzgâr, burada sadece
doğanın bir parçası değil, ekonomiyi ayakta tutan görünmez bir işçiydi.
Bugün ayakta kalan değirmenlerin bir kısmı çevredeki farklı bölgelerden
taşınarak burada yeniden kurulmuş. En güzel tarafı ise birçoğunun hâlâ
çalışıyor olması. İçlerine girdiğinizde devasa ahşap dişlilerin birbirine
kenetlenişini, dönen millerin çıkardığı tok sesi ve rüzgârın gücünü
hissedebiliyorsunuz. Elektriğin olmadığı çağlarda yalnızca doğanın sunduğu
enerjiyle böylesine gelişmiş sistemler kurabilmiş olmak gerçekten büyük bir başarı.
Zaanse Schans'ın en etkileyici yanı yalnızca değirmenleri değil. Burada,
günlük hayatın ayrılmaz parçası olan geleneksel zanaatlar da yaşamaya devam
ediyor. Ahşap takunya atölyesine girdiğimde tek parça kavak ağacının birkaç
dakika içinde bir çift ayakkabıya dönüşmesini izlemek çocukça bir heyecan
yarattı. Yan taraftaki atölyelerde eski yöntemlerle peynir üretimi anlatılıyor,
ziyaretçilere farklı türden peynirler ikram ediliyor. Kimyonlu, otlu, füme ya
da yıllandırılmış çeşitler arasında seçim yapmak hiç de kolay olmuyor.
Hollanda'nın dünyaca ünlü peynir kültürünü tanımak isteyenler için burası
adeta küçük bir cennet. Tadım masalarının başında uzun süre oyalanırken bir
yandan da üreticilerin anlattıklarını dinliyorsunuz. Her peynirin ayrı bir
hikâyesi, ayrı bir bekleme süresi ve kendine özgü aroması var. Bu küçük
ayrıntılar, geziyi yalnızca görsel değil, aynı zamanda damakta iz bırakan bir
deneyime dönüştürüyor.
Bölgenin bir başka güzelliği ise insanı sürekli yürümeye davet etmesi.
Nehir boyunca uzanan patikalar, küçük köprüler ve yemyeşil çayırlar arasında
ilerlerken zamanın nasıl geçtiğini fark etmiyorsunuz. Bir tarafta ağır ağır
dönen değirmen kanatları, diğer tarafta suyun üzerinde süzülen ördekler...
Büyük şehirlerin bitmeyen telaşından sonra buradaki dinginlik insana iyi
geliyor.
Zaanse Schans, Hollandalıların suyla kurduğu ilişkinin de en güzel
örneklerinden biri. Deniz seviyesinin altında yaşayan bir ülke için su hem
yaşam hem de mücadele anlamına geliyor. Yüzyıllar boyunca bentler, kanallar ve
değirmenlerle doğaya karşı değil, doğayla birlikte yaşamayı öğrenmişler. Burada
dolaşırken bunun bir mühendislik başarısı olmasının yanı sıra bir yaşam kültürü
olduğunu hissediyorsunuz. Rüzgârı düşman değil dost, suyu tehdit değil hayatın
vazgeçilmez parçası olarak görmüşler.
Öğleden sonra güneş yükseldikçe ziyaretçi sayısı artıyor. Dünyanın dört bir
yanından gelen insanlar hayranlık ve mutlulukla izliyorlar etrafı. Kimi
köprülerde fotoğraf çektiriyor, kimi değirmenleri geziyor, kimi ise nehir
kıyısındaki banklarda oturup manzaranın tadını çıkarıyor. Kalabalığa rağmen
ortamın huzurunu bozan hiçbir telaş hissedilmiyor.
Hollanda'yı yalnızca Amsterdam'dan ibaret sananlar için Zaanse Schans büyük
bir sürpriz. Burada gösterişli saraylar ya da ihtişamlı anıtlar yok. Bunun
yerine çalışan yel değirmenleri, yüzyıllardır ayakta duran ahşap evler,
geleneksel zanaatlar ve doğayla uyum içinde kurulmuş sade bir yaşam var. Belki
de bu yüzden burası, ülkenin gerçek kimliğini en samimi biçimde anlatan
yerlerden biri.
Zaanse Schans'tan ayrılırken çantam biraz daha ağırdı;
birkaç parça peynir, birkaç küçük hediyelik... Ama ruhum çok daha fazlasını
taşıyordu. Değirmenlerin rüzgârla dans eden kanatları, suyun dingin aynası,
ahşabın sıcak dokusu ve yüzyılların bugüne bıraktığı o masalsı atmosfer,
hafızamın en özel köşesine sessizce yerleşti. Hollanda'dan geriye kalan
yalnızca fotoğraflar değil; her hatırladığımda içimde aynı huzuru uyandıracak,
zamanın eskitemeyeceği bir anı kaldı.
Yazı ve Fotoğraf
Benian ÇULHAOĞLU