YER ALTINDA SAKLI BİR MASAL KARAHAYIT VE KAKLIK MAĞARASI’NDA HİSSETTİKLERİM

Bazı yolculuklar vardır; insan sadece bir yeri görmek için yola çıkmaz. Bilmediği duygularla tanışmak, hayran kalmayı yeniden öğrenmek ve hafızasına ömür boyu silinmeyecek hatıralar kazımak için çıkar yola. Karahayıt ve çevresine yaptığım bu gezi de benim için tam olarak böyle bir yolculuktu.

Sabah saatlerinde otelimizden ayrılıp mağaraya doğru hareket ettiğimizde içimde büyük bir merak vardı. Gideceğimiz yer aslında çok uzak değildi. Ancak yolun darlığı, bazı bölümlerdeki bozukluklar ve sürekli kıvrılarak ilerleyen güzergâh nedeniyle yol bir türlü bitmek bilmiyordu. Her virajı döndüğümüzde işte geldik” diyorduk ama yol yeniden uzuyordu.

Tam mağaraya ulaşacağımızı düşünürken bu kez yolun kapalı olduğunu öğrendik. Yol çalışması nedeniyle giriş güzergâhı kullanılamıyordu. Mecburen başka bir yola yöneldik. O yol ise bizi daha da dolaştırdı. Otobüsün içinde yavaş yavaş homurdanmalar başladı.

Bir mağara için bu kadar zahmete değer mi?”

Keşke geri dönsek.”

Gitmesek de olurmuş.”

Bu sözler kulaklarımda yankılanırken içimi farklı bir duygu kapladı. Ya gerçekten vazgeçerlerse? Ya bunca yolu gelip geri dönersek? Kapısına kadar geldiğimiz bir güzelliği görmeden gitmek bana büyük bir eksiklik gibi geliyordu. Ben sadece gezmek için değil, öğrenmek, görmek ve hissetmek için gelmiştim. İçimdeki merak ağır bastı ve sabırla yolun sonunu bekledim.

Nihayet mağaraya ulaştığımızda bizi ilk karşılayan şey görüntü değil, koku oldu. Daha uzaktan hissedilen yoğun bir kükürt kokusu etrafa yayılıyordu. Kokmuş yumurtayı andıran bu keskin koku birçok kişinin yüzünü buruşturmasına neden oldu. İnsanların çoğu daha ilk anda hayal kırıklığı yaşamış gibiydi.

Fakat benim dikkatimi çeken başka bir şey vardı.

Uzaktan gelen su sesi…

Henüz şelaleleri görmüyordum ama onları hissedebiliyordum.

Burnunu kapatıp uzak duranları geride bırakarak merdivenlere yöneldim. Dar geçitten yavaş yavaş aşağı inerken içimde tarif edilmesi güç bir heyecan oluştu.

Ve sonra…

Bir anda karşıma çıkan manzara karşısında dilim tutuldu. Aman Allah’ım bu da ne. Üç

Bazen insanın gördüğü güzellikler karşısında kelimeler yetersiz kalır. İşte o anlardan birini yaşıyordum.

Dışarıda kavurucu bir sıcak vardı. İçeri adımımı attığım anda ise serinlik bütün bedenimi sardı. Şırıl şırıl akan sular, küçük şelaleler ve mağaranın doğal akustiğinde yankılanan su sesleri adeta görünmez bir orkestranın konseri gibiydi.

Suyun sesi yalnızca kulağıma değil, ruhuma da dokunuyordu. Burada insanda stres , depresyon kalmaz ki ! İ z

Ayaklarım akan suların içine girmişti. Islanmaları umurumda bile değildi. Gün boyu taşıdığım bütün yorgunluk sanki o serin sularla birlikte akıp gidiyordu. Her adımda ayrı bir ferahlık hissediyordum.

Sular o kadar berraktı ki insan baktıkça bakmak istiyordu.

Kayaların arasında gördüğüm yemyeşil bitkiler ise beni ayrıca şaşırttı. Dışarıdaki travertenlerde alışık olduğum görüntüden çok farklı bir dünya vardı burada. Yer altının gizlediği başka bir hayat vardı.

Üstelik dışarıda rahatsız eden o ağır koku içeride neredeyse hissedilmiyordu.

Mağaranın derinliklerine indikçe kendimi bir masalın içinde buldum.

Sarkıtlar, dikitler, küçük gölcükler…

Her biri ayrı bir hayal dünyasının kapısını aralıyordu.

Bazen bir kaleye benziyordu gördüklerim.

Bazen bir saraya…

Bazen de binlerce yıldır uyuyan taşlaşmış bir efsaneye…

Pamukkalenin bembeyaz travertenlerini daha önce görmüştüm. Ama burada sanki o güzelliğin ters çevrilmiş hâli vardı. Yeryüzünde gördüğümüz mucizenin yer altındaki yansıması…

Elimi suya daldırıp çıkardım.

Kristal kadar temizdi.

O an zihnim beni başka zamanlara götürdü.

Acaba bu mağarayı ilk kim keşfetmişti?

Bu sularda kimler şifa aramıştı?

Kimler yaralarını sarmıştı?

Kimler umutlarını bu akan sulara bırakmıştı?

Belki de yüzyıllar önce benim durduğum yerde duran insanlar da aynı hayranlığı yaşamıştı.

Belki onlar da gördükleri güzelliği anlatacak kelime bulamamışlardı.

Bir yandan fotoğraf çekmeye çalışıyordum. Bir yandan da etrafa dikkat ediyordum. Kalabalıkta biri çarpıp telefonumu suya düşürmesin diye büyük özen gösteriyordum. Çünkü bu güzelliği başkalarıyla paylaşmak istiyordum.

Ama içimde başka bir ses vardı.

Fotoğraf çekmeyi bırak ve sadece izle.”

Gerçekten de öyle yaptım.

Bir kenara çekilip gözlerimi kapattım.

Şelalelerin sesi kulaklarımda yankılanıyordu.

Zaman durmuş gibiydi.

Asırlar öncesine gitmiştim sanki.

Hayalimde iki genç birbirine aşkını ilan ediyor, mağaranın duvarlarında yankılanan sesleri suya karışıyordu.

Ben artık bir gezi grubunun üyesi değildim.

Başka bir âlemdeydim.

Su seslerinin ritmine kapılmış, zamanın dışına çıkmıştım.

İçimden sadece tek bir cümle geçiyordu:

Ne olur biraz daha kalalım.”

Fakat her güzel şey gibi bunun da sonu geldi.

Toplu fotoğraf için beklenildiğini söylediler.

İstemeye istemeye mağaranın çıkışına yöneldim.

Ama çıkarken bile dönüp dönüp baktım.

Her ayrıntıyı hafızama kazımaya çalıştım.

Çünkü bunun unutulacak bir yer olmadığını biliyordum.

Mağaranın büyüsüne kapılmış yürürken bir yandan da bulunduğum yerin geçmişini düşünüyordum. Binlerce yıl boyunca yer altından süzülerek gelen suların, sabırla işlediği bu doğal sanat eserinin içinde olmak insana farklı duygular yaşatıyor. Doğa, acele etmeden, yüzyıllar boyunca damla damla çalışmış ve bugün hayranlıkla baktığımız bu güzelliği ortaya çıkarmış.

Kaklık Mağarası, Denizlinin saklı hazinelerinden biri olarak biliniyor. İçerisindeki traverten oluşumları nedeniyle çoğu zaman Yer Altındaki Pamukkale” olarak anılıyor. Kalsiyum bakımından zengin termal suların oluşturduğu beyaz oluşumlar, küçük gölcükler ve şelaleler mağaraya eşsiz bir görünüm kazandırıyor. Yaklaşık 14 metre derinlikte bulunan mağara, yalnızca görsel güzelliğiyle değil, içerdiği mineralli sularıyla da dikkat çekiyor.

Bu bilgileri okumuş, duymuştum. Fakat insan bazen bazı gerçekleri ancak yerinde görünce anlayabiliyor. O beyaz travertenlere dokunurken, akan suyu izlerken ve mağaranın serin nefesini hissederken binlerce yıllık bir doğa mucizesinin tam ortasında olduğumu fark ettim. Belki de beni en çok etkileyen buydu; insan ömrünün kısa, doğanın sabrının ise sonsuz olduğunu görmek…

Orada yalnızca bir mağarayı gezmiyordum. Binlerce yıllık bir hikâyenin içinde yürüyordum. Her damla su geçmişten bugüne bir mesaj taşıyor, her kaya parçası zamanın sessiz tanıklığını yapıyordu. Bu yüzden mağaradan ayrılırken sadece güzel bir manzara değil, aynı zamanda doğaya duyduğum hayranlığı da yanıma alıp çıktım

Mağaradan ayrıldıktan sonra Pamukkale travertenlerine yeniden baktım.

Bu kez gözüm onları farklı görüyordu.

İçimden onlara seslenmek geldi:

Ey beyaz travertenler… Siz de çok güzelsiniz. Ama ben sizin yer altındaki kardeşlerinizi gördüm. Toprağın altında saklanan o sessiz mucizeyi gördüm.”

Otobüse bindiğimde hâlâ şelalelerin sesi kulaklarımdaydı.

Dönüş yolunda bedenim otobüsteydi ama ruhum hâlâ mağaranın içindeydi.

Bugün bu satırları yazarken bile aynı sesi duyuyor gibiyim.

Yazdıklarımın gördüklerimi anlatmaya yetmediğinin farkındayım.

Kelimeler bazen güzelliğin karşısında çaresiz kalıyor.

Cümleler eksik kalıyor.

Kalem yavaşlıyor.

Çünkü bazı yerler anlatılmaz, yaşanır.

Bazı güzellikler fotoğrafa sığmaz.

Bazı duygular ise ancak insanın kalbinde yankılanır.

Biz o gün vazgeçebilirdik.

Yol kapalı diye geri dönebilirdik.

Kokuyu duyup içeri girmeyebilirdik.

Ama gitmedik.

Sabrettik.

Gördük.

Hayran kaldık.

Ve bir kez daha anladım ki; bazen hayatın en büyük güzellikleri, ulaşması en zor olanların ardında saklıdır.

İyi ki gitmişiz.

İyi ki görmüşüz.

İyi ki o saklı yer altı cennetinin kapısından içeri adım atmışız.

Çünkü bazı hatıralar ömür boyu insanın ruhunda akmaya devam eder.

Tıpkı o mağaranın içindeki şelaleler gibi

YER ALTINDA BİR RÜYA GÖRDÜM
KOKUDAN HAYRANLIĞA UZANAN BİR YOLCULUK YAPMIŞTIM

 

Yazı ve Fotoğraf
Şerife BOZOĞLAN EKER