
Aslında bu yazıyı
2007 yılının aralık ayında kaleme almıştım.Ancak köşe bucak dünya için
yeniden sizlere sunuyorum.Özellikle buradaki siyasi değerlendirmeler ve
tarihler 2007 yılındaki son durum dikkate alınarak yorumlanmalı.Fakat bugünün
sıcak siyasi olaylarının zeminin ip uçları aslında o günden oluşmaya
başlamıştı.Bugün Tayland’ta Thaksin Shinawatra’nın kırmızı taraftarlarının
talepleri zaman zaman iç kargaşaya dönebilmektedir.
Bu yazımda birkaç gün önce döndüğüm ve son 2 yıldır ondan
fazla seyahat yaptığım Tayland ile ilgili bazı izlenimlerimi sizlerle paylaşmak
istiyorum. Ancak bu izlenimlere zaman zaman Çin’de edindiğim izlenimlerden bazı
noktaları da ekleyeceğim.
Tayland Krallıkla yönetiliyor. Şu anda tahta bulunan kral
1946’dan bu yana aralıksız 61 yıldır tahtta. Ülkeye ayak basar basmaz kralın
80. yaş gününü kutlayan afiş ve tabelalar sizi karşılıyor. Sonra bu tabelaları
ülkenin her yerinde görebileceğinizi anlıyorsunuz. Zira Bangkok’ta şöyle kısa
bir tur attığınızda kralın resimlerini tüm meydan ve caddelerde, yüksek bina ve
resmi dairelerin tümünde bolca görüyorsunuz.
Halk kralı bir tanrı gibi görüyor. Ne de olsa taptıkları
Buda da bir insan. Yani bu mantıkta bir insanın tanrı olarak görülmesinden daha
doğal bir şey olamaz herhalde. Halkın krala karşı aşırı sevgisinin temel sebebi
de bu olsa gerek. Bu günlerde yaşına bağlı sağlık problemleri yaşayan ve kısa
bir süre önce hastanede yatarak bir by pass ameliyatı geçiren kralın hastane
çıkışında ülke adeta bayram yerine dönmüştü. Öyle ki krala olan sevgi renklere
bile yansımış. Sokaktaki insanların birçoğu sarı ve pembe renkli tişörtler
giyiyorlar. Merak edip bunun sebebini sorduğunuzda bu renklerin kralın en çok
sevdiği renkler olduğu ifade ediliyor.
9.Rama olarak ta isimlendirilen Tayland Kralı Bhumibol
Adulyadej aynı zamanda bir rekorunda sahibi. Şu anda görevi başında olup
dünyanın en uzun süre iktidarda kalmayı başarabilen kral olma unvanı onun
elinde. Ayrıca Tayland’da en uzun süre tahta oturan kralda o.
Bütün bu halk sevgisi yeterli olmamış ki bir de kralı koruma
yasaları var. Bu yasalar oldukça caydırıcı ağır hükümler içeriyor. Mesela yakın
bir zaman önce Kralın resimlerini sprey boya kullanarak karalamakla suçlanan
Oliver Jufer isimli bir İsviçre vatandaşı 75 yıla kadar hapis talebiyle
yargılanarak 10 yıl hapis cezasına çarptırılmış.
Biraz sohbet ettiğinizde ülke kurulduğundan bu yana
batılılarca istila edilemediklerini ve batı sömürgesi altına girmediklerini
gururla söylüyorlar. Bu özelliğiyle Güneydoğu Asya da bir ayrıcalığa sahip
olduklarını vurguluyorlar. Tabii bugün ülkeyi bir baştan bir başa saran batılı
şirketleri görmezden gelecek ve bunun modern işgal yöntemlerinden biri olduğunu
düşünmeyeceksiniz.
Tayland darbeleriyle de ünlü bir ülke. Tahttaki kral 9.Rama
krallığı süresince tam 18 darbe görmüş,16 kez yeni anayasa hazırlanmış ve 21
başbakan değişmiş. Ancak darbeler meşruiyetini Kraldan aldığı zaman başarılı
olabilmiş. Yani darbeciler darbeyi krala karşı değil kralın desteğini de alarak
hep fiili iktidara karşı yapmışlar. Bu bağlamda son darbe 19 Eylül 2006
tarihinde yani kısa bir zaman önce gerçekleşti. Ancak bu kadar çok darbeye
rağmen ülkede her aralık ayının 10’unda demokrasi bayramı adıyla kutlamalar
yapıla gelmektedir. Bu kutlamalar darbeden sonra bile aksatılmamış. Bu yılki
kutlamaların yapıldığı tarih Bangkok’ta bulunduğumuz tarihle çakıştı. Bizi
taşıyan taksi şoförüne tatilin sebebini sorduğumda bugün demokrasi bayramı
cevabı tebessümle karışık geldi. Yani halkta darbeyle demokrasinin yan yana
olduğu bu ortama ancak tebessüm edilir yaklaşımında.
19 Eylül darbesinin biri darbeyi yapan diğeri darbeye maruz
kalan görünür iki aktörü var.
Darbeyi yapan Tayland’ın ilk Müslüman kara kuvvetleri
komutanı olan Sondhi Boonyaratglin isimli bir asker. Krala yakınlığı ile
biliniyor. Darbe birkaç tutuklamanın dışında kansız ve olaysız bir biçimde
gerçekleşmiş ve sıkıyönetim ilan edilerek 1997’de kabul edilen taze anayasa
askıya alınmıştı. Darbeden birkaç hafta sonra mecbur olduğum bir iş seyahati için
biraz endişeli bir biçimde Bangkok’a gitmiştim. Yolda dolaşan birkaç tank ve
askerin dışında darbe olduğuna dair başka bir işarete bile rastlanmamıştım. Her
şey olağan bir biçimde işleyişini sürdürüyordu.
Sizin anlayacağınız tereyağından kıl çeker gibi temiz bir
darbe yapılmıştı. Batı dünyasından ise cılız birkaç tepki.
Bir Müslüman askerin batının ekonomik çıkarlarının yoğun
nüfuz alanı bulduğu bir ülkede darbe yapmasına batı dünyasının neden yüksek
sesle tepki göstermediği garibime gitmişti. Bu merakımı giderebilmek için
Tayland’a yerleşerek iş kurmuş ve olayların farkında olduğunu düşündüğüm bir
Türk’e meseleyi sorduğumda aslında darbenin perde arkasında birinci karar
verici olarak Budist birinin olduğu ve Müslüman komutanın sadece perde önündeki
isim olduğu cevabını aldım.
Ayrıca olayın detayına indikçe darbenin bir taşla iki kuş
vuran bir manevra olduğunu da anlamış oldum.
Müslüman komutanın darbe sonrasında yaptığı açıklamalarda
darbeyi kral adına yaptığı yönünde ifadeler yer almıştı. Başlangıçta bunu
Tayland’ın krallıktan kaynaklanan yönetim biçimi ve diğer darbelerde de ön
plana çıkan meşru zemin bulma girişimi olarak değerlendirmiştim. Ancak gerçekte
darbenin arkasındaki ana güçlerden birisinin de kral olduğu görülüyor.
Bildiğiniz gibi Müslüman nüfusun büyük çoğunluğu ülkenin
güneyinde yaşıyor ve bu alan idari yönden 4 ayrı bölgeye ayrılmış durumda.
Müslümanların en yoğun bulunduğu bölge ise Patani. Oysa geçmişte bu bölgede
Patani Krallığı adında bir Müslüman krallığın varlığını biliyoruz. Yani Tayland
bölgeyi bu krallıktan işgal ederek ele geçirmişti. İşgalden sonra bölge 4’e
ayrılmış ve sadece birine Patani adı verilmiş. İşte bu işgalden bugün geriye
krallıklarını Tayland’ın elinden geriye almaya çalışan ve
mücadelelerini silahla sürdüren Müslüman gruplar kalmış. Tabii bu
mücadelelerin artmasında Tayland krallığının bölgede Müslümanlara yönelik
yaptığı zulümler de önemli rol oynamış. İşte bu gruplar ile Kraliyet ordusu
arasındaki çatışmalar 2004 yılının ocak ayından sonra şiddetlenmiş ve 1400
civarında insan hayatını kaybetmişti.
Bölgedeki bu gelişmeler Tayland Kralı ve Budistleri güneyde
ülke sınırları içerisinde yeni bir devlet kurulması ile neticelenebileceği
endişesine itmekteydi. Bunu engelleyebilmek için köklü tedbir almalıydılar.
Sondhi Boonyaratglin bu tedbirin adı olarak karşımıza çıkıyor. Hem Budist krala
bağlı bir komutan hem de Müslüman bir asker. Bu özellik ona Müslümanların
direnişinin önüne geçebileceği beklentisiyle önce kara kuvvetleri
komutanlığının kapısını açar. Sonrada görünürde darbenin liderliğini.
Sondhi kara kuvvetlerinin başına geçince sorunun çözümüne
yönelik önerileri sebebiyle hükümetle karşı karşıya gelmiş. Bu arada hükümetin
başında ise Ocak 2001'de iktidara gelmiş bulunan Thaksin Shinawatra
bulunmaktadır
Thaksin Shinawatra ülkenin en zengin işadamı iken politikaya
atılmış. Ülkenin en büyük cep telefonu operatörleri onun. Özel televizyonları
ve internet ağıyla bir medya imparatoru. Eğitimini ABD’de tamamlamış Teksas
Houston State Üniversitesi mezunu.
Ancak her şeye rağmen iktidarında ayyuka çıkan aile
bireyleri ile ilgili iddialar, adam kayırma, yandaşlarını zengin etme,
yolsuzluk ve rüşvet suçlamalarının önüne geçemez. Ülkede aleyhine büyük
kalabalıkların katıldığı mitingler tertip edilir.
Darbe O’nu BM genel kurulu için New York’ta bulunduğu bir
sırada yakalar. O genel kurulda konuşma hazırlığı yaparken kullanacağı
başbakanlık sıfatı artık darbenin lideri olarak görülen bir askerin elindedir.
O ise devrik bir başbakan olarak bu olaylarda vurulan ikinci kuş.
Müslüman generale gelince o şimdi emekli bir asker olarak
politikaya atılmış durumda. Darbeden sonra yapılan referandumda Tayland
anayasasında yer alan ‘’Tayland Budist bir ülkedir’’ ibaresini anayasadan
çıkarması ülkedeki yerli yabancı Müslümanlar tarafından önemseniyor. Zira artık
ülke dinsiz bir ülke, yani en azından Budist olarak anılmayacak. Bunun
Müslümanlara ne kazandırdığını ise zaman gösterecek.
Thaksin Shinawatra ise hala yurt dışında. Onun iktidara
gelişinde en etkili sloganın ne olduğunu duyunca ben şaşırdım. Zannederim sizde
şaşıracaksınız. Bizdeki slogan mantığıyla şu şekilde; ‘’Başbakan Shinawatra
olsun ülkeyi batıran IMF kovulsun’’.
Evet, O’nu 2001 yılında iktidara taşıyan en önemli seçim
vaadi IMF’nin ülkeden kovularak ekonominin yeniden rayına oturtulacağı olmuş.
Hatırlayacağınız üzere Temmuz 1997 yılında Asya da büyük bir
ekonomik kriz yaşanmıştı. Bu krizden en çok etkilenen ülkelerin
başında Endonezya,G.Kor,Tayland geliyordu. Bu krize kadar Güney
Asya ülkelerinin uyguladığı yüksek faiz politikası yüksek kar elde etmek
isteyen sıcak para sahiplerini bu ülkelere yönlendirdi. Bu yöneliş ülke
içindeki değerli kıymetlerin fiyatlarını da birlikte yükseltti. Yıllık % 8 ila
12 oranındaki büyüme oranı bir mucize olarak ifade edildi. Bu mucizeyi başta
IMF olmak üzere küresel düzenin paravan kurumları sahiplendi. Ancak dış ticaret
açığının hızla artması, dış borçlanmanın artması ve uygulanan çapası dolara
endeksli kur sistemi bu mucizeyi fiyaskoya çevirecek zemini beraberinde getirdi.
Yangını gören spekülatörler krize benzin döktü. Tayland
ekonomisi saldırılara dayanamadı ve 2 Temmuz 1997'de Tayland, ulusal parası
baht 'ı yüzde 15 oranında devalüe ederek dalgalanmaya bıraktı. Tayland
ekonomisi 1997'de yüzde 2,4, 1998'de ise yüzde 11,4 oranında gerileme gösterdi.
Ülkenin varlıkları yok pahasına yabancıların eline geçmeye başladı. IMF krizde
de kurtarıcı rolü üstlenmeye kalktı ama 2000 yılına kadar uygulattığı
politikalarla krizi derinleştirmekten başka bir şey kazandırmadı. Bu sebeple Asya
krizi ilgili ülkelerde İMF krizi olarak ta isimlendirilmektedir.
İşte bu acı bedelin Tayland halkında derin yaralar
bıraktığını gören Thaksin Shinawatra siyaset sahnesine IMF’yi bırakıp kendi
milli ekonomisini kuracağı iddiasıyla atıldı ve büyük bir zaferle seçimlerden
çıktı. Uyguladığı ekonomik politikalarda IMF’ye yer vermedi. Dış ticarette
fazla vermek ve sıcak para çıkışında yedek akçe vazifesi görecek döviz
rezervlerini yüksek tutmak gibi yeni politikalar kısa sürede etkisini gösterdi.
Kriz esnasında IMF’den alınan 12 milyar dolarlık borç planlanandan 2 yıl önce
ödendi. İşte Shinawatra son ödemenin yapıldığı günde 2003'te bu müjdeyi Tayland
bayrağı önünde ‘’Tayland'ın IMF'den Kurtuluş günü’’ilan ederek açıklayan
başbakanı olma özelliğini de taşıyan kişidir. Bu başarı ona daha sonra yapılan
seçimde 500 sandalyelik meclisin 399 sandalyesini alarak kazandırmıştı.
Ülkenin en büyük şehri ve başkenti Bangkok. Yaklaşık 15
milyon nüfusu barındırıyor. Trafik ise çekilir gibi değil. Trafikte en fazla
göze çarpan araç ise motosikletten bozma 3 tekerli tuk tuklar. Aşırı gürültüsü
ve hava kirliliğine katkısını ayrıca vurgulamak gerekir. Şehrin en ana
arterlerine köprülü hava metroları yapılmış. Taşıma için kullanışlı olan bu
hava metrosu şehir estetiğini katletmiş durumda. Şehrin ortasında boydan boya
geçen Chau Praya nehri yer alıyor. Nehir hem yük hem de insan taşımada
kullanılıyor. Turistler için ise bizdeki boğaz turu gibi seyirlik Bangkok
turları için kullanılıyor. Ancak nehrin iki yakasında gördüğünüz manzara tam
bir tezat teşkil ediyor. Gerçi aynı tezat yoğun bir biçimde tüm şehirde de var
olan bir olgu. Gökdelenlerin yanında baraka gibi evler ve bu evlerde yaşayan
insanlar. Ülkede benzin ve mazot fiyatlarının uygunluğu taksi gibi taşıtları da
cazip kılıyor. Taksi ile saatlerce yolculuk yapıyorsunuz ama taksimetrenin
göstergesi oldukça komik rakamlar yazıyor. Hatta size taksi ile 2 saat tur
önerip Türk parası ile yaklaşık 10 YTL civarında bir para talep edenlere bile
rastlıyorsunuz. Zira benzinin litresi 50 mazot ise 30 sent civarında.
Bangkok’un muhteşem gökdelen silueti arasına sıkışmış zor
şehir şartlarına rağmen insanları telaştan uzak ve mütebessim görüyorsunuz.
Birde yabancı iseniz size karşı olan tebessümün biraz daha fazla arttığını
hissedebiliyorsunuz. Ülkede en dikkat çeken nokta sosyal yaşantılar arasındaki
uçurum. Bir yanda baraka benzeri evlerde yaşayan ve karın tokluğuyla yaşam
sürmeyi büyük bir tevekkülle kabul etmiş görülen insanlar, diğer tarafta
İstanbul’da bile ancak son zamanlarda yaygınlaşan rezidans olarak
isimlendirilen gökdelen konutlarda her türlü lüks ve şatafat içinde yaşayan
insanlar. Ortası yok gibi. Zannederim Bangkok’ta bulunan lüks mağaza sayısı ve
alışveriş merkezi sayısı İstanbul’dan en az üç katı daha fazladır.
Bangkok’ta şehrin en ana arterleri sabah ve akşamüzerleri
seyyar lokantaların işgali altında kalıyor. Bu lokantalar ne kadar hijyenden
uzaksalar o kadar çok uygun fiyatlarda bir yemek sunuyor Thailand’lılara.
Thailand’lılar evlerde yemek pişirmek yerine bu lokantaları yoğun olarak
kullanmayı tercik ediyorlar.
Ülkede dikkatimizi çeken bir başka noktada kadınların
çalışma hayatının içinde yoğun olarak yer aldığı. İnşaat şantiyelerinde
kafalarında kasklarla çalışan kadın inşaat işçilerinin sayısı bile hiç
azımsanmayacak kadar fazla.
Ülke nüfusu yaklaşık 70 milyon civarında ve bunun % 8’i
Müslüman. Geri kalan büyük çoğunluk Budist. Bangkok’ta her vakit namazını ayrı
bir camide kılabilecek sıklıkta cami bulmak mümkün. Zira sadece Bangkok’ta
yaklaşık 200 camiinin var olduğu ifade ediliyor. Ancak camilerin fiziki
imkânlarını Budistlerin tapınaklarıyla karşılaştırmak mümkün bile değil.
Devletin Müslümanlara pay ayırıp ayırmadığını merak edip sorduğumda aldığım
cevap hiçbir şekilde hayır oldu. Müslümanlar özellikle Ramazan ayında her akşam
camide toplu iftar açıyor. Önemli dini gün ve bayramlarda da camilerde yemek
veriyorlar. Çocukların din eğitimi için de camilerden istifade etmeye
çalışıyorlar. Ancak çok fazla başarılı olabileceklerini beklemekte safdillik
olur.
Krallık ve ülke yönetimi ülkede yaşayan Müslümanları sistem
bütünleşmiş bir yapıda tutmak için her türlü argümanı kullanıyor. Bir vakit
namazında tanıştığım Thai bir avukatla yaptığımız sohbetten bu ülkede de aman
camilerde siyaset konuşmayın telkin ve baskılarının yoğun bir biçimde var
olduğunu anlıyorum. Aynı baskının Budist tapınaklarında olup olmadığını merak
etmenize gerek yok, zira orada her şey serbest.
Bu ülkeye ilk gidişimde özellikle yemek konusunda sıkıntı
yaşayacağımı düşünüyordum. Bir kaç seyahat sonunda bu sıkıntının gereksiz
olduğunu anladım. Zira bugünlerde Türkiye’de yoğun olarak tartışılan helal
standardı sertifikası uygulaması bir biçimde bu ülkede uygulanıyor. Marketlere
girdiğinizde et dahil bazı gıda ürünlerinin üzerinde helal sertifikası uygulandığını
görüyorsunuz. Müslümanlara uygulamanın sağlam olup olmadığını sorduğumda
tereddütsüz evet cevabını aldım. Dolayısıyla ambalajların üzerinde bulunan
helal mühürlü gıda ürünlerini güvenle alıp kullanma imkânı büyük bir kolaylık
olarak karşıma çıktı.
Tayland’da girdiğiniz her iş yerinde bir buda heykeli en
başköşeye konulmuş durumda, büyük iş merkezleri ve önemli binaların giriş
kapılarının hemen önünde de görkemli birer buda heykeli bulunuyor. Etrafı
süslenmiş ve temiz tutulan bu heykellerin önünde ise sunulmuş taze meyve ve
çiçekler görüyorsunuz. Sunulan bu ikramlar her gün sabah yenileri ile
değiştiriliyor.
Bildiğiniz gibi İslamiyetten önce cahiliye devrinin en
önemli özelliği insanların elleriyle yaptıkları putlara tapmalarıydı. Tarih
kitapları helvadan putlar yapıp acıkınca bunları yiyen insanların
hikâyelerinden bahseder. Yine Hz. İbrahim’e putları neden parçaladığı
sorulduğunda boynunda balta bulunan son putu gösterip balta onun boynunda o
halde putları da o parçalamıştır dediğinde verilen cevap ne kadar manidardır.
Nasıl olurda cansız bir varlık diğerlerini parçalayabilir. Bu manzaralar bugün
Budist ülkelerde bütün canlılığıyla her gün görülüyor. Tayland’da bunlardan
birisi.
Bir caddeden geçiyoruz. Sağ tarafta bulunan birçok dükkânda
çeşitli büyüklükte sarı yaldızlarla boyanmış çok sayıda Buda heykeli görüyoruz.
Bu dükkânlar Buda heykeli yapıp satıyorlar anlayacağınız. Dükkânlardan bir
tanesinin önüne orta büyüklükte bir kamyonet yanaşmış. Kamyonetle iş yeri
arasında yaklaşık on kişinin kan ter içinde orta büyüklükte bir heykeli
kamyonete yüklemeye çalıştıkları gözümüze ilişiyor. Yoğun çabaların sonucu sırt
üstü bir şekilde heykel kamyonete yüklenebiliyor. Biraz sonra insanların
tapınması için büyük bir mekâna dikilecek bu heykel. Bu sahneyi tarihte benzer
olayları düşünerek tebessümlerle izlemek düşüyor bize. Aradan birkaç gün
geçtikten sonra ise başka bir mekânda eskidiği için çöpe atılan bir başka
heykelin resmini fotoğraflıyoruz.
Şimdi düşünün Çin’de sahabe kabirleri var. Peygamberimiz
tebliğ için Çine sahabe göndermiş. O günün şarlarında bir yıla yaklaşan
seyahatlerden sonra Çin’e ulaşılabilmiş. Daha sonra Hz Osman zamanında Çin
imparatoruna elçiler gönderildiğini görülüyoruz. Bu elçilerin ardından İslamı
seven imparator Guanzho’da Huşeng Camisi adıyla bir cami yapılmasını istemiş ve
cami peygamberimize ithaf edilerek inşa edilmiş. Yıl 651’dir ve bu tarihte
İstanbul’da bile henüz hiç camii mevcut değildir.Bugün Çin’de yaklaşık 3000
caminin ve yaklaşık 9 civarında İslam Üniversitesinin mevcut olduğu ifade
ediliyor.Siz merak etmeden ben söyleyeyim.Üniversitelerinde başörtüsü
serbest.Bununla birlikte 1,3 milyarlık bu dev ülkede Müslümanların sayılarına
ilişkin net bir rakam verilemiyor.20 bin ila 100 bin arasında muhtelif rakamlar
zikrediliyor.Yani ülkenin geri kalan 1,2 milyarı hala İslam’la tanışmamış.Bu
rakam bile tek başına dünya nüfusunun beşte biri demektir.Bugün buna Tayland
gibi diğer Asya ülkelerini de eklerseniz Allah’ı tanımaya ihtiyacı olan
milyarlarca insan karşınıza çıkar.
Mesafelerin kısaldığı iletişim imkânlarının akılları
zorladığı bir dönemde dünya nüfusunun önemli bir bölümü ne yazık ki ya hala
ateist ya da puta tapınarak hayatını sürdürüyor. Özellikle gerek Çin
ziyaretlerimde ve gerekse Tayland ziyaretlerimde Budist tapınaklarında ve iş
yerleri ile sokaklarda karşılaştığım puta tapınma sahneleri bende hep şu soruyu
sorma ihtiyacını hissettirdi: İslam geldikten 1400 küsur sene sonra bu yüz
yılda İslam tarihinde İslam öncesi dönem kastedilerek cahiliye devri olarak
isimlendirilen döneme benzer adetler bütün canlılığı ile varlığını korurken biz
Müslümanlar neredeyiz, ne yapıyoruz?Bu insanların üzerimizdeki haklarını nasıl
ödeyeceğiz?
Halkın huşu içerisinde kendilerinden geçerek Buda’nın önünde
diz çökerek yaptıkları tapınmayı gördükçe içimden hep şu duayı yapmışımdır: Ya
rabbi aynı samimiyet ve teslimiyetle bir gün bu kullarını da hidayete kavuşmuş
olarak görmeyi bizlere nasip eyle.
Daha yapılacak o kadar çok işimiz var ki yapılanların ne
kadar küçük kaldığını bu büyük coğrafyayı gezince daha iyi anlayabiliyorsunuz.
Yazı Ve Fotoğraf
Serdar Akca