KUZEYİN SESSİZLİĞİNDE SOĞUĞUN İÇİNDEKİ SICAKLIK NORVEÇ NOTLARI

Bazı ülkeler vardır; insan daha gitmeden oraya karşı tuhaf bir yakınlık hisseder.

Kimi zaman manzarası, kimi zaman efsanesi, kimi zaman da sadece ismi yeter bunun için. Bazen de zihninizde, “bir gün mutlaka gitmeliyim” dediğiniz yerlerden biri oluverir.

Norveç benim için öyle bir ülke miydi, bilemiyorum.

Ama Kuzey Işıklarını izlemek, kesinlikle ölmeden önce yaşamak istediğim anlardan biriydi.

İskandinav ülkelerinin hemen herkeste merak uyandıran bir tarafı var. Haritada kuzeye doğru bakınca insanın aklına aynı anda birçok şey geliyor: kuzey ışıkları, fiyortlar, Viking hikâyeleri, troller, refah, dinginlik ve o kendine yeten hayat hissi...

Nedenini tam olarak bilmiyorum. Belki kuzey ışıklarından, belki o dinginlik hissinden, belki de sadece sessizlikten. Ama gittiğim onca yerin yanında, Norveç’e giderken içimde “orada başka bir şey var” hissi vardı. Gidip gördükten sonra, içimdeki o hissin hiç de boş olmadığını anladım.

Bu yolculuğu benim için özel kılan bir başka şey daha vardı:

Norveç, benim 50. ülkem oldu. Belki de bu yüzden, biraz “yarım dalya” hissiyle, flanörlük hevesimi yanıma alıp kuzeye doğru yola çıktım.

İki ana durak belirledim bu yolculuğumda: Oslo ve Tromsø.

Biri başkent, diğeri kuzeyin soğuk masalı. Biri daha düzenli, daha sistemli, daha “şehir”; diğeri daha küçük, daha sessiz, daha “hikâye”.

Hoşuma giden taraflardan biri de şuydu: aynı ülkeye ait iki şehir olmalarına rağmen, insana bambaşka coğrafyalardaymış hissi veriyorlardı.

Oslo: Bağırmayan Bir Şehir

Oslo’ya vardığımda beni ilk karşılayan şey ihtişam değil, sadelik oldu. Çoğu başkentin aksine bu şehir, kendini göstermek için fazla çaba harcamıyor. Sanki size sadece şunu söylüyor: “Ben buradayım, istersen sakince dolaşabilirsin.” Belki de Oslo’yu Oslo yapan da bu, kim bilir…

Ben de Oslo benden ne istediyse tam onu yaptım. Sokaklarında dolaştım, insanlarına baktım, binalarını izledim, vapur iskelelerini, liman kenarlarını, kahve kokan köşeleri gezdim. Flanörlüğün en güzel tarafı da bu değil mi zaten? Kaybolmak...

Oslo’da gezerken bende kalan genel his şuydu: bu insanlar kendi içlerinde bir dünya kurmuşlar. Ve kimseye de pek bir şey ispat etme dertleri yok. Kendi içlerinde izole bir şekilde yaşıyorlar. Alım güçlerinden tutun da alışkanlıklarına kadar, hemen her şeyleri kendilerine özgü.

Bu çok hoşuma gitti. Ve herkesin de dillendirdiği bir durum olduğu için, buna pek de şaşırmadım. Ama şaşırdığım nokta insanları oldu. “Kuzey insanı soğuktur” klişesinin çok da karşılığı olmadığını orada daha iyi anladım. Hatta birçok Avrupa ülkesine göre çok daha sıcakkanlılar da. Yardımseverlik, ikram, sizinle olan muhabbetleri… Bunları sadece görmüyor, hissediyorsunuz.

Tromsø: Haritanın Yukarısında Başka Bir Dünya

Oslo’daki ilk günün ardından, uzun zamandır zihnimde duran o büyük arzunun peşine düşüp Tromsø’ya geçtik. Saat 10.00’da günün başlayıp 15.00’te bittiği o masalsı kuzey şehrine.

Tromsø’ye doğru yola çıkınca insanın zihni ister istemez aynı yere kilitleniyor. Zira dünyada kuzey ışıklarını izleme ihtimalinizin en yüksek olduğu şehirlerden birisi burası. Ve ne yalan söyleyeyim, Oslo’ya kıyasla çok daha fanus içinde bir yer gibi. Sanki dünyanın geri kalanıyla bağı tamamen kopmamış ama gevşetilmiş. Dünyanın en kuzeylerinde kurulmuş, kendi ritmiyle yaşayan, hafif masalsı bir kuzey kasabası gibi. Üstelik dünyanın dört bir yanından insanı kendine çekiyor.

Kuzey ışıkları için geldik aslında Tromsø’ya. Ama şehir bize bambaşka yönlerini de gösterdi.

Bu şehirle kurduğumuz bağın ilk halkalarından biri ev sahibimizdi. Ruben muazzam kibar, yardımsever biriydi. İhtiyaç duyduğumuz her anda yanımızdaydı. Yüz yüze hiç karşılaşmamış olmamıza rağmen, ayrılırken içimizde tuhaf bir hüzün vardı.

Tromsø’nun bir başka güzel tarafı da şuydu: bu kadar turistik olmasına rağmen ruhunu koruyabilmişti. Oslo’ya kıyasla çok daha küçük olmasına rağmen çok daha karakterli bir yer. Küçük dükkânlar, loş ışıklar, kuzey temaları, Viking esintileri, troll figürleri, ahşap detaylar…

Bir de modern popüler kültürün beslediği o kuzey imgesi var tabii. Şehrin sokaklarında kaybolurken, kimi zaman Game of Thrones’un, kimi zaman Vikings’in, kimi zaman da fantastik bir evrenin içindeymişsiniz hissi uyanıyor insanda.

Norveç genel olarak çok sessiz. Ama bu sessizlik dediğim, sadece “gürültü yok” anlamında değil. Daha derin bir şey bu. İnsanın içine kadar inen, ruhu okşayan, zihni gevşeten bir sessizlik.

O alıştığımız hayatın içindeki telaş, ses, acele var ya… Norveç, özellikle de Tromsø biraz onu susturuyor. İnsan orada gezinirken daha az konuşmak, daha çok bakmak istiyor. Çünkü etrafınızdaki her şey sizinle konuşuyor. Dağ yamacındaki ren geyiği de kıyıya vuran deniz de şehirdeki troll figürleri de her tarafı kaplayan bembeyaz kar da.

Norveç’te insan tek bir şey yaşamıyor; bir bütünün içine giriyor. Kuzey ışıkları, ren geyiği eti, balina eti, kısa gündüzler, uzun geceler, bembeyaz bir örtüye dönüşen manzara, o duru gökyüzü ve dinginlik... Her biri aynı hikâyenin başka bir parçası gibi.

Görüyor, kokluyor, tadıyor, üşüyor ve hissediyorsunuz. Zaten bir coğrafyayı gerçekten tanımak istiyorsanız yapmanız gerekenler de bunlar değil mi?

Sokaklarında, lezzetlerinde, kokularında, insanlarında kaybolmak…

Bir gerçek daha var ki, inkâr edilemez: Soğuk.

Ama Norveç için “soğuktu ya” deyip geçmek büyük haksızlık olur.

Bu bildiğimiz soğuk değil zira. Bu, insanın kaşına kirpiğine kadar yerleşen, burnunu ayrı ellerini ayrı sorgulatan, “ben burada ne yapıyorum” dedirten türden bir soğuk. Ama garip bir şekilde bir süre sonra alışıyorsunuz. Hatta daha ilginci, vücut buna gerçekten uyum sağlıyor. Türkiye’ye döndüğümüzde insanların montlarına sıkıca sarıldığı havada, bizim üzerimizdekileri çıkarmaya çalışmamız bu garip uyumun en somut göstergesiydi.

Bir de tabii Kuzey Işıkları var…

Belki de bu yolculuğun kalbi en başından beri buydu. O ışıkları görebilmek için elimizden geleni yaptık. Gece boyunca deniz kenarında da bekledik, dağın tepesinde de. Telefonlarımıza uygulamalar indirip alarm üstüne alarm kurduk.

Ama en nihayetinde o ışıkları da gördük. Hem de evimizin hemen yanında.

O an, kuzey ışıklarını yalnızca romantize edilmiş bir doğa olayı gibi görenlere neden itiraz ettiğimi daha iyi anladım. Çünkü kuzey ışıkları sadece “görsel bir şey” değil. Sabrın ve teslimiyetin bir başka adı aslında. Zira kuzey ışıklarını yakalamak için, kendisini dünyadan zaten soyutlamış olan şehirden siz de uzaklaşmak zorundasınız.

Ve sonra bu çağın en zor işini yapıyorsunuz:

Sadece durmak, yukarı bakmak ve beklemek.

Norveç bana sadece güzel manzaralar göstermedi. Biraz da ritim öğretti aslında. Daha doğrusu, ritimsizliğin ne kadar yorucu olduğunu hatırlattı.

Şimdi dönüp baktığımda Norveç’i yalnızca “gezdiğim 50. ülke” olarak hatırlamıyorum.

Evet, o kısmı sembolik olarak çok hoş. Ama işin asıl kıymeti orada değil.

Çünkü bazı ülkeler sizde sadece fotoğraf bırakmıyor; bir his bırakıyor. Norveç bana, bazı ülkelerin yalnızca manzaradan değil, mizaçtan da kurulduğunu hatırlattı. Sessizliğiyle, soğuğuyla, kibarlığıyla ve o içe işleyen dinginliğiyle bende yalnızca görüntüler değil, bir ruh hâli bıraktı.

Belki de bu yüzden, aradan zaman geçse de zihnimde hâlâ aynı cümle dolaşıyor:

Kuzeyin sessizliği, insanın içine işliyor.

Yazı ve Fotoğraf
Esat ERGENER