
Betondan yapılmış eyer şeklindeki soğuk anıt mezarın önünde sessizce duruyorum. Arkasında küçük bir barış ateşi yanıyor. Onun tam arkasında da Hiroşima Barış Anıtı’nın kubbesi görünüyor. Etrafta hiç kimse görünmüyor. Çünkü burası herkesin hiç kimse olduğu Hiroşima cenneti…
Barış ateşinin yanında on beş yaşlarında yalınayak, başıkabak, dimdik “Hazır ol!”da bekleyen bir çocuk… Sırtında da kayışla bağlanmış, başı arkaya sarkan, uyurmuş gibi görünen bir bebek…
Çocuğun yüzü ve bakışları çok sert… Cesur görünmek için varını yoğunu ortaya koyuyor. Dişleriyle alt dudağını ısırıyor ve buz tutmuş gözlerle yanan ateşe bakıyorve soruyor:
— Buraya geldin, ne gördün ki?
— Müzede diri diri yanmış çocuklara ait eşyalar, üzerinde insan derisi yapışmış elbise parçaları, parçalanmış ayakkabılar, okul çantaları, mumyalar, Shin’in üç tekerlekli bisikleti ve bir bankanın açılmasını beklerken mermer basamaklarında buharlaşan bir kişinin nükleer gölgesi… Hepsi de tüyler ürperticiydi.
— Fakat gördüklerin bizim yaşadıklarımızı anlatamaz ve mukayese edilemez. Siz hiç kaynamakta olan ve şiddetle patlayarak fokurdayan devasa bir katran kazanına canlı canlı atıldınız mı? Muazzam büyüklükte inanılmaz, kör edici, magnezyum rengi bir şimşek, Hiroşima’nın kobalt mavisi gökyüzünü koyu kırmızımsı renge dönüştürdü. Sanki güneş patlamış gibi… Tarihin ilk atom bombasının birkaç kilometre ötemizde patladığından haberimiz yoktu. Rüzgârın şiddetli bir biçimde eserek eşlik ettiği, sürekli uğuldayan, muazzam bir patlama sesi, bizi yere serdi. İlk anda üç yüz bin derecelik bir sıcaklık… Bomba, atıldığı hedefin sıfır noktası etrafındaki üç kilometre dairede her şeyi yaktı, buharlaştırdı. Sonra da saatte bin sekiz yüz kilometre hızla esen bir alev rüzgârına dönüşüp çevredeki her şeyi yerle bir ederek üzerimize geliyordu.
Bomba düştükten hemen sonra her yer ve her şey simsiyah bir karanlığa büründü. Ve sonra sağ taraftan son derece yüksek bir hızla gelen her şeyi ama her şeyi yırtan, yakan ve etrafa savuran kırmızı güneş gibi büyük bir şey gördüm. O yöne yanlışlıkla baktığımda güneşin altın kıvılcımlı rüzgârı yüzüme vurdu. “Sıcak!” diye bağırdım ve yüzümü ellerimle kapattım. O anda sanki gözlerimi ve kulaklarımı kaybetmiştim. Bambaşka bir dünyaya çekilmiş gibiydim. Sessiz bir dünya… Alışılmadık bir sessizlik… Kimse konuşmuyor. Sadece yaralı insanların iniltileri duyuluyordu. Kör edici sarı ışığın sessiz dünyasındaydık artık. Şaşkın, dehşete kapılmış, sersemlemiş ve savunmasız, ruhumuzun isyan etmesine bile izin vermeyen çığlıklar içindeki var oluşun sessizliğinde… Tamamen dehşet verici bir katliamın cehenneminde masum var oluşumuzun çaresiz sessizliğiyle baş başa idik.
Kafamı kaldırdığımda arkadaşlarımın hepsi yüzükoyun yatıyordu. Sanki hepimiz sezgisel olarak evin içme kuyusunun etrafında toplanmış nefes nefese “Su! Su! Lütfen bana biraz su ver!” diye bağırıyorduk. Vücutlarımız şişmişti. Burunlarımızın ve ağızlarımızın nerede olduğu bile belli değildi. Yüzlerimiz şeklini öyle kaybetmişti ki cehennemden yaratıklara benziyorduk. İlk önce dudaklarımın şiddetli bir yanma etkisi altında şiştiğini hissettim. Elbiselerim paramparça olmuş ve tütüyordu. Etrafımdaki arkadaşlarımdan da dumanlar tütüyordu. Birbirimizi söndürmeye çalışıyorduk ama alev yoktu. Sinsice yakılan bir samanlık gibi için için yanıyorduk. Kafamın arkası acıyordu. Dokundum ve saçımın hiç kalmadığın fark ettim. Bir süre sonra yüzümün tamamının, kulaklarım, ellerim ve kollarımın da için için yanmakta olduğunu fark ettim. Yüzümün tamamı, gömleğimin kolları ve paçalarım simsiyahtı. Hâlâ yanmakta olan vücudumun derisiyle iç içe geçmiş sarkıyordu. Yüzümden ve kolumdan sarkan, kızartılmış et parçalarına benzeyen şeyleri çektim. Daha sonra, sarkan parçaların cildim olduğunu fark ettim. Canlı canlı, içten içten, yavaş yavaş yanıyordum…
İnsanlık tarihinin bütününde hiç yaşayan ölüler, parçalanmış elbiselerinin içinde kavrulmuş derilerine yapışmış; vücutlarından derileri paçavralar gibi sarkan, birbirinden ayırt edilmesi imkânsız ve yüzleri olmayan hortlaklar görmemiştik. Nasip bize imiş…
Patlamanın sıfır noktasının yarıçapında olanlar şanslıydı. Onlar anında buharlaşarak öldü. Biraz dışarıda kalanlar feci şekilde can verdi. Bir plastik torbayı elinize alın ve altından çakmağı çakın; plastik torba tutuştuğu anda plastik parçalar eriyerek aşağı doğru şıp şıp damlamaya başlar. İşte aynen böyle… Elleri, ayakları, gözleri, kulakları, kalpleri ve ciğerleri bütün iç organları eriyerek; gördüklerinin ve yaşadıklarının dehşetinden akıllarını kaybederek can verdiler. Diğerleri de termal ışınların neden olduğu yanıklardan yaralandı. İç mekânlarda kalanlar, çöken duvarların ve tavanların altında ezilerek ya da yanarak can verdi. Daha bitmemişti. Kaçış yoktu.
Gökyüzünü dolduran kara büyük bir bulut gördüm. Bütün gökyüzünü, kırmızıdan siyaha, sonra da mor renge dönüştürdü. Kademeli olarak büyüyor ve gökyüzünün tamamına mantar gibi yayılıyordu. Ağır, gürültülü, simsiyah kül ve içinde elmas parçacıkları gibi parıldayan radyoaktif pisliklerden oluşan büyük yağmur damlaları düşmeye başladı. Lanetli ‘kara yağmur’ başlamıştı.
Kurtulunması mümkün olmayan art arda kurulmuş ölümcül tuzaklardı artık Hiroşima.
İçin için yanıyordu. Su içince hemen orada öleceğini bilmeden… Yerleri, gökleri, bitkileri, hayvanları, insanlarıyla diz çökmüş “Su! Bir damla su!” diye yalvarıyordu.
Çok geçmeden dileği kabul edildi.
Hiçbir canlı bırakmamayı, ona karşı direnip hayatta kalmayı başaranları, aklını ve bedenini sakat bırakmaya ant içmiş... Yapışkan, solunduğu ya da dokunduğu an içindeki iki yüzden fazla radyoaktif pisliği etrafına bulaştıran… Karanlık, sinsi, yapışkan radyoaktif sudan oluşan, kara yağmuru kurtuluş umudu zannederek çekildi şeytanca bir kapanın içine Hiroşima.
Ailem, annem, babam, dedem, kız kardeşlerim geldi aklıma. Hemen eve gitmeliydim. Hükümet binasının önünden geçerken gördüğüm manzara dehşet vericiydi. Su dolu tanklardan bir damla su yudumlamaya çalışırken ölen birbirine yapışmış kız öğrencileri gördüm. Hükümet binasının yıkım işlerinde gönüllü olarak çalışmak üzere toplanmış yedi binden fazla liseli öğrenci koyun koyuna birbirlerine kaynamış… Sahnenin bütünü cehennemden başka bir şey değildi.
Evimize vardığımda kız kardeşim yanan evimizin yıkıntılarına sıkışmıştı. İkinci büyük kız kardeşim yoldan geçen askerlerden yardım istiyordu. Ama ona hiç kimse yardım etmiyordu. Sığınaktan bulduğu el testeresi ile kalasları kesmeye çalıştı. Alevler küçük kız kardeşimi kuşatmıştı bile. Ateşten kaçmak için kız kardeşimi orada bırakmak zorunda kaldım. O arada yıkıntılar arasında babamı gördüm. Omzundan ağır yaralanmıştı. Yürüyecek hâlde değildi. Biraz ilerde en küçük kız kardeşim “Anne! Bacaklarım çok acıyor. Bacaklarım! Sıkıştım çıkamıyorum. Yardım et!” diye yalvarıyordu. Boğazına kadar yıkıntıların arasında kalmıştı. Annem onu oradan çıkarmaya çalışıyordu. Kazarken de bir taraftan ateş yaklaşıyordu. Çok sıcaktı ve nefes almakta zorlanıyorduk. Annemin gücü iyice tükenmiş ateş yaklaşmıştı. Anneme burada ölmek bir seçim olarak sunulmuyordu. Diri diri yanmayı göze almalıydı. Ansızın dua etmeye başladı.
“Mariko! Affet beni! Ben bir anayım. Ben kötü bir anayım. Ölmek istemediğini biliyorum. Fakat ateşle yüzleşecek cesaretim yok. Mariko, kızım affet beni! Affet!” Sonra geri dönüp babamı sırtladı. Benim de elimden tuttu. Kız kardeşimizi orada bırakıp uzaklaştık.
Kaçmanın mümkün olmadığını bilmeden kaçmaya çalışıyorduk. Artık insan olarak ne yaşamamıza ne de ölmemize izin vardı. İnsanlar, üzerinden haysiyet gömleği çıkarılmış bir ölüme zorlanıyordu.
Zor durumda olanlara yardım etmemek… Çocukları katlanılmaz acılar içinde ölümün kucağına bırakıp gitmek… Sadece kendilerini kurtarmak… Hayata tutunma içgüdülerimiz bizi önce kendimizi düşünmeye itiyordu. Birkaç gün, birkaç ay, ya da birkaç yıl sonra içimize sızmış atomlar tarafından çok büyük acılar çekerek ölecek ya da sakat kalacak olan bizlerin can pazarı…
Bomba atıldığında doğrudan doğruya hissetme duyularımızı kaybettik. Atomik zihin felci, bizleri ansızın insan ölümüne karşı duyarsız, duygu kavramları olmayan varlıklar hâline getirdi. Psişik bir kapanışın zaten ölecek olanların, olmayan bir yaşama tutunabilmek için insanlıktan kopuş anı… İnsan olarak var olabilmenin en son sınırları, canavarca korkunç bir imtihanla test ediliyor gibiydi.
Her yerde cesetler vardı. Anneler umutsuzca çocuklarını arıyordu. Etrafta bağırışlar “Anne! Anne!..” Hayatta kalan çocuklar, kendilerine dehşete kapılmış gözlerle bakan ve çoğu tanınmayacak hâldeki annelerini arıyorlardı. Şehre kesin bir sessizlik hâkimdi. Sadece kentin yanan kalıntılarındaki karartılmış insan yüzleri ve ellerini açmış, giysileri paçavra olmuş yaralıların ağlarken “Bana su ver! Su!” feryatlarıydı duyulan.
Sakae Köprüsüne yöneldik. Burası güvenli dış mahallelere ulaşabilmenin kilit noktasıydı. Vardığımızda köprünün üzeri mahşer yeri gibiydi. En yoğun ve korkunç can kaybının olduğu bir bölgede bulunduğumuzu anlamak için nehre bakmak yeterliydi. Nehir birbiri üzerine yığılmış binlerce kadın ve çocukların ürpertici cesetleri ile doluydu. Manzara “Burada hava, toprak ve su, bir ateş denizi hâline geldi.” diyordu. Sadece insanlar mı, tüm metal eşyalar, demir köprüler bile erimiş haldeydi.
Köprüyü geçince üniversitenin köşesinde bir yudum su içebilmek için sıraya girmiş, ayakta bekleyen; gömlekleri parçalanmış, derileri yanıklardan siyaha ve kırmızıya dönüşmüş, soyulmuş ve sarkmış yüzlerce ortaokul öğrencisi… Vücutlarının her yerinden kanlar sızıyordu. Kimin kim olduğu anlaşılmıyordu; çünkü yüzleri çok şişti. Hemen hepsi ağır yaralıydı. Biraz sonra ölecek olmalarının ihtimali yüksek olmasına rağmen birbirlerine sessizlik içinde su pompalıyorlardı.
Artık kanıksamaya başlamıştım. Ölen bebeklerini kucaklayan anneler… Sadece burnunun yarısı kalmış kişiler… Ellerinde bıçaklarla üzerimize doğru koşan zihinlerini kaybedip delirmiş insanlar beni ürpertmiyordu. Yolda annesinin göğsünden süt emerken ölen komşumuzun bebeği Keiko da vardı. Babam Keiko’yu annesinden ayırmaya çalıştı ama başaramadı. Çünkü yanmış ciltleri birbirine yapışmıştı.
Annem babam ve sırtımda taşıdığım kız kardeşimle şehri gören yüksek tepelerden birine ulaşmıştık. Yol boyunca birçok yanan ev vardı. İnsanlar çılgınca ve acayip bir şeklide alevlerden kurtulmaya çalışmak için koşuşturuyorlardı. Yamaçta bir eve ulaştıktan sonra alev denizine dönen kenti seyrettik. Mantar bulutunun altındaki olaylar, hayal gücünün ve her türlü açıklamanın çok ötesindeydi. Çok çok ötesinde…
Babam oracıkta sessizliğe büründü. Göçüp gitmişti. Annem hiç durmadan sayıklıyordu. “Ben kötü bir anneyim. Bana Mariko’mu geri verin. Bana insanlığımı geri verin. Bize insanlığımızı geri verin.” Aklını kaybetmiş delirmişti…
Betondan yapılmış eyer şeklindeki soğuk anıt mezarın önünde sessizce duruyorum. Hemen yanımda birisi kendi kendine mırıldanıyor, sesi işitilmiyor, fakat dediklerini anlayabiliyorum. “Patlamanın kuvveti ve ısısı nedeniyle yaralandık. Daha sonra siyah yağmur altında radyasyona maruz kaldık. Yıldırım hızıyla saçlarımız döküldü. İç kanamalar, genital bozukluklar, kanserlerin her türlüsü… Dolaşım bozuklukları, lösemi yavaşlatılmış fiziksel ve ruhsal bir ıstırap gibi içimizde hâlâ kol gezmekte… Hayatta kalanlar günlerce, haftalarca, yıkık şehrin moloz kalıntıları arasında tedavisiz hayatta kalma mücadelesi verdiler. Zaten şehrin neredeyse tüm doktor ve sağlık personeli yok olmuştu. Kurbanların yanıkları üzerine salata dilimleri koyarak acılarını dindirmeye çalışıyorduk. Bir damla su yoktu. Bu yüzden bugün o günlerdeki susuzluğumuzun hatırasını yaşatmak için Hiroşima’da binlerce su çeşmesi ve pınar vardır. Bize “Hibahuska” derler, yani bombaya maruz kalıp cehennemden sağ çıkanlar. Sonsuza kadar ekşi, kederli, işkence çektiren var oluşu yaşamak zorunda bırakılanlar. Ateş kasırgasının içinden çıkmayı başaran bizler… Toplumun içinde hortlaklar olarak görülüp dışlandık. Kendi kaderlerimize ve endişelerimize terk edildik. Haklıydılar çünkü gerçekten atom bombası atıldığında gün geceye döndü. İnsanlar bir anda hayaletlere dönüştü…
Ve bu orada bitmedi. Sonsuza kadar devam edecek. Savaş sonrası mağdurlarının mantar bulutu altındaki cehennemde gördükleri, yaşadıkları, hissettiklerini anlatmak, söylemek kanunen yasaklandı. Bilgiler sansürlendi. Fotoğraflara el konuldu. Fakat yasaklamalarına gerek olmadığını bilmiyorlardı. Ailemize, yakınlarımıza, arkadaşlarımıza atomize olduğumuzu söyleyemiyorduk. Saklıyorduk. Biz zaten patlama anında oluşan o alışılmadık sükûnete sonsuza kadar bürünmüştük. Yıllarca süren bu sessizlikte yürek yakan hatıralarımızı unutacağımızı sanıyorduk. Ta ki bombanın hâlâ vücudumuzda, beynimizde ve ruhumuzda olduğunu keşfedene kadar…
Sağ tarafıma bakıyorum; seksen beş yaşlarında, tabiri caizse jilet gibi, tertemiz giyinmiş bir Japon beyefendisi. Askerce, dimdik “Hazır ol!”da öylece duruyor. Buz tutmuş gözleriyle yanan ateşe bakıyor. Hiroşima’da sabah ve akşamları gün batımında yer gök, dağlar, nehirler muhteşem kobalt mavisi rengini alır. İşte böyle bir doyumsuz ılık kobalt mavisi Hiroşima gökyüzünün altında küçük kız kardeşimi sırtıma alarak oynamaya çıkmıştık. Büyük kız kardeşlerim okula, annem ve babamsa işe gitmeye hazırlanıyorlardı.
Bana bak, sağa sola bakma, gözlerime… Burada ve benim gözlerimde sağ, sol, aşağı, yukarı yok. Zaman da yok. Sadece sonsuzluk… 6 Ağustos… Tam o sırada barış ateşinin tam yanında on beş yaşlarında yalınayak, başıkabak, sırtında kayışlarla bağlanmış, başı arkaya sarkmış uyur gibi gözüken bir bebek taşıyan, askerce dimdik “Hazır ol!”da bekleyen çocukla göz göze geldi. Bense her şeyi onun buz tutmuş gözlerinde izliyordum. Yıl 1945 ve burası ölülerin yakılma alanı Krematoryum.
Beyaz maskeli adamlar çocuğa doğru yürüdüler ve sessizce bebeği tutan ipi çıkarmaya başladılar. O zaman bebeğin ölmüş olduğunu gördüm. Adamlar cesedi elleri ve ayaklarıyla tutup ateşin üzerine koydular. Çocuk orada alevleri izleyerek durdu. Alt dudağını o kadar sert ısırıyordu ki dudağı sonunda kanamaya başladı. Yakılan kız kardeşinin batan güneş rengindeki zayıf alevleri yüzünü aydınlattı. Çocuk döndü ve sessizce uzaklaştı.
Yaşlı beyefendi kulağıma eğilerek: “Yeryüzündeki bütün nükleer bombalar yok edildiğinde bu ateşin söneceğine inandırdılar bizi.” dedi. Tıpkı Sadako’nun Origami yöntemiyle küçük kâğıtlardan bin tane turna yapılabilirse iyileşeceğine inandırıldığı gibi…
Annem babam ve kız kardeşlerim göğe yükseleli tam yetmiş yıl oldu. Ben her akşamüstü buraya gelir koyu mavi Hiroşima akşamlarında esen tatlı rüzgârlarda sonsuza kadar yankılanacak olan annemin haykırışlarını duyarım: “Bana insanlığımı geri verin! Bize insanlığımızı geri verin! Bize insanlığımızı geri verin!” Başımı kaldırdığımda etrafta hiç kimseler görünmüyor. Çünkü burası herkesin hiç kimse olduğu Hiroşima cenneti…
Ayaklarım beni Hiroşima sokaklarında geceleri uğradığım bir bara sürüklüyor. Fakat yerini bulamıyorum. Karşıdan gelen bir Japon hanımefendiye soruyorum. Sadece “Tarif edin, ben giderim.” diyorum. Bütün ısrarlarıma rağmen bana barı bulana kadar eşlik ediyor. Aynı olayı Tokyo’da da yaşamıştım. Metroda gazete okuyan çok şık giyimli orta yaşlı bir beyefendiye “Buradan nasıl çıkarım.” diye sorduğumda gazetesini kapatıp ayağa kalkmış ve yine bütün ısrarlarıma rağmen bana çıkışa kadar eşlik etmişti. Ona teşekkür edebilmek için bir kahve içmeye davet etmiştim. Ayrılırken vizite kartını verdiğinde öğrendim ki bu beyefendi, çok büyük bir şirketin genel müdürü idi.
Hiroşima hâlâ atom bombası konusunda bombanın ilk atıldığı anda yaşanan çaresiz, şaşkın, sessizliğiyle baş başa bir şehir… Genelde bu konuda sorulan soruların cevabı verilmiyor. Ya da hemen konu değiştiriliyor.
Hiroşima, sabahın beşi… Bir Japon barından geliyorum. Barda muhabbet şuradan buradan giderken… yakınlarda bir Amerikan üssü olduğu ve bu bara zaman zaman Amerikan personelinin geldiğinden bahsedildi. Bardaki Japonlara:
— Amerikalılar ne zaman gidecek? diye sordum. Çünkü 1945’ten beri neredeyse yetmiş yıl geçmiş. Bir entelektüel Japon:
— Sonsuza kadar gitmeyecekler. dedi. Allak bullak oldum.
— Nasıl olur, diye sordum, yetmiş yıl geçmiş savaş biteli!
Japonlar genelde kendi dillerinden başka hiçbir dil bilmez. Bana elindeki telefondan çeviri yaparak ekranı gösterdi.
— Japonlar, Japon değil.
Anlayamadım ilk önce. Sorularımda ısrar edince tekrar çeviri yapıp gözleri dolu bir şekilde bana yöneltti.
— Eğlenceli şeylerden bahsedelim.
Yüreğim burkuldu. Gözlerim doldu. Bu binlerce yıllık geleneklerini hâlâ sürdüren üst düzey teknoloji ülkesi…
— Bu ülkenin asil, gururlu insanları sizler nasıl olur?..
İçkisini bir yudumda bitirdi. Dudaklarını ısırıyordu. Kafasını diğer tarafa çevirerek ekranı gösterdi:
— Japonlar hâlâ esir…
Yazı Ve Fotoğraf
Bülent İNANÇ