GELECEĞİN HAYALİNDEN TARİHİN SİMGESİNE ATOMİUM

Bazı yapılar vardır; daha şehre varmadan zihninizde yer eder, yıllardır gördüğünüz fotoğrafların içinden çıkıp karşınızda gerçek bir siluete dönüşür. Atomium da onlardan biri. Yıllar önce kartpostallarda gördüğüm, birbirine tüplerle bağlanmış dev metal kürelerden oluşan bu sıra dışı yapının görüntüsü hafızama yerleşmişti. Fakat fotoğraflardaki Atomium ile karşısına geçtiğimde bende bıraktığı etki birbirinden çok farklıydı. Karşımda yalnızca ilginç bir yapı değil, 1950’lerin bilim ve teknoloji anlayışını bugüne taşıyan dev bir simge duruyordu.

Atomium, İkinci Dünya Savaşı’nın ardından, 1958 yılında Brüksel’de düzenlenen Expo 58 için inşa edilmiş. Dönemin en önemli uluslararası etkinliklerinden biri olan fuar, bilimsel gelişmelerin ve teknolojinin insan yaşamını dönüştüreceği düşüncesini öne çıkarıyor. Atomium da bu anlayışın en çarpıcı temsilcilerinden biri olarak tasarlanmış. Fuarın sloganı, dönemin iyimser ruhunu açıkça yansıtıyor: “İnsanlık için, daha iyi bir yaşam için bir dünya.”

Mühendis André Waterkeyn tarafından tasarlanan yapı, bir demir kristalinin yaklaşık 165 milyar kez büyütülmüş hâlini temsil ediyor. Dokuz büyük küreden ve bu küreleri birbirine bağlayan tüplerden oluşuyor. Başlangıçta yalnızca Expo 58 süresince kullanılmak üzere düşünülmüş ve fuarın ardından kaldırılması planlanmış. Ancak ziyaretçilerin ilgisi ve Brüksel halkının yapıya duyduğu bağlılık, Atomium’un kaderini değiştirmiş. Geçici olması planlanırken, zamanla kentin en tanınmış simgelerinden birine dönüşmüş.

Beni büyüklüğünden çok biçimi etkiledi. Bir bina gibi değil, dev bir heykel gibi. Hatta başka bir gezegenden gelmiş dev bir makineyi andırıyor. Küreleri birbirine bağlayan tüplerin arasında yürürken, 1958’in teknoloji anlayışını daha iyi anlamaya başlıyorum. O yıllar uzay çalışmalarının hız kazandığı, nükleer enerjinin büyük bir gelecek vaadi olarak görüldüğü ve teknolojik yeniliklerin günlük yaşamı değiştireceğine inanıldığı bir dönem. Atomium’un tasarımı da tam olarak bu atmosferin içinde ortaya çıkmış.

Dev yapının içindeki kalıcı sergi, yapılış hikâyesini ve Expo 58’in atmosferini anlatıyor. Arşiv fotoğrafları, belgeler, döneme ait görüntüler ve çeşitli materyaller aracılığıyla hem Atomium’un geçmişine hem de 1958’deki dünya fuarının nasıl bir anlayışla düzenlendiğine tanık oluyorsunuz.

Sergide dikkatimi çeken en önemli noktalardan biri, Expo 58’in yalnızca teknolojik ürünlerin sergilendiği bir etkinlik olmaması. Fuar, savaş sonrasında değişen dünyaya yeni bir bakış sunmayı amaçlamış. Farklı ülkeler kendi pavyonlarında bilim, sanayi, kültür ve tasarım alanındaki gelişmelerini sergilerken, ziyaretçilere modern dünyanın nasıl şekillenebileceğine dair bir panorama sunmuş. Atomium ise bu büyük anlatının simgesel yapısı olarak öne çıkmış.

Bugün yapının küreleri arasında dolaşırken, aradan geçen onlarca yılın izlerini de görmek mümkün. Atomium zaman içinde ciddi bir yıpranma yaşamış. 2000’li yılların başında büyük bir restorasyon sürecine girilmiş. Dış kaplamasından aydınlatmasına kadar birçok bölüm yenilenmiş; yapı 2006 yılında yeniden ziyarete açılmış. Restorasyon sırasında eski görünüm korunurken, çağdaş bir ziyaret alanına  dönüştürülmüş.

Ben Atomium’u 2020 yılında, dünyanın birkaç hafta içinde bambaşka bir döneme gireceği günlerde ziyaret ettim. Avrupa’da koronavirüs haberleri giderek daha fazla konuşulmaya başlanmıştı. Henüz sınırların kapanacağını, seyahatlerin duracağını ve günlük hayatın böylesine değişeceğini bilmiyorduk. Ben ise Brüksel sokaklarında dolaşıyor, şehri keşfediyor ve yıllardır fotoğraflarını gördüğüm Atomium’u yakından tanıyordum.

Bu nedenle bugün o ziyareti düşündüğümde Atomium benim için yalnızca bir gezi durağı değil. 1958’in teknolojiye bakışıyla 2020’nin belirsizliği arasında duran özel bir anı.

Atomium’un mimarisini yalnızca dışarıdan seyretmek yerine içeriden deneyimlemek çok daha heyecan verici. Küreleri birbirine bağlayan tüpler, yürüyüş alanları ve geçişler, yapının alışılmış bir müze deneyiminden farklı olmasını sağlıyor. Bir kürenin içinden diğerine geçerken, binanın dışarıdan göründüğünden çok daha karmaşık bir yapıya sahip olduğunu hissediyorsunuz. En üst bölüme ulaştığınızda ise Brüksel ayaklarınızın altında: yollar, yeşil alanlar, binalar…

Atomium’dan ayrılırken aklımda yalnızca etkileyici görüntüsü kalmadı. Bir dünya fuarı için tasarlanmış, demir kristalinden esinlenmiş, yıllar içinde restorasyonlarla korunmuş ve sonunda şehrin simgesine dönüşmüş bir yapının hikâyesini de beraberimde götürüyorum.

Brüksel’de Grand Place’ın tarihi taşları arasında dolaşırken şehrin geçmişini görüyorsunuz. Atomium’a geldiğinizde ise 1958 insanının bilime, teknolojiye ve modern dünyaya nasıl baktığına tanık oluyorsunuz.

Ve insan ister istemez kendisine şu soruyu soruyor: Bugün geleceği tasarlasaydık, nasıl bir Atomium inşa ederdik?

 

Yazı ve Fotoğraf
Benian ÇULHAOĞLU