ÇÖL BEDEVİLER KIZILDENİZ VE BİZ...

 

     Petra ile Akabe arasında yeni yapılmış bir otoban olmasına rağmen biz eski yoldan yani Kralların yolundan Akabe’ye doğru ilerliyoruz. Lut Gölü’nde olduğu gibi Kızıldeniz’e de taksici Huzeyfe’yle gidiyorum. Hem şakacı, hem sorun çözücü. En önemlisi de, bir yerleri gösterme merakı. Lut Gölü’ne gittiğimizde, ekstradan Ashab-ı Kehf’i çıkartmıştı ki bunu her taksi şoförü yapmaz. Kızıldeniz’e giderken de yolumuzun üzerinde olan bedevileri ziyaret edeceğimizi söylüyor. Helal sana Huzeyfe…

 

      Uzatmayayım, birkaç saat sonra günlük işleri ile uğraşan Bedevilerin yanında duruyoruz. Selam verip, kendilerini ziyaret etmeye geldiğimizi belirtiyoruz. İşte o dakikadan sonra bizi misafirleri kabul ediyorlar ve kontrol onlara geçiyor. Bir ikram bin hürmet. Bu arada belirtmeliyim ki misafir ikram edileni geri çevirmemeli ve denileni yapmalı. Yani dilerlerse sizi üç gün salmaya biliyorlar. Değil mi ki onların konuğusun, ikna edici bir gerekçen yoksa üç gün onlara teslim olmalısın. Neyse ki biz birkaç ikna edici bahane sıraladık da, birkaç saat içinde kurtulduk. Kurtulmak dedikse, keşke vaktimiz olsaydı da günlerce konukları olabilseydik. İkram sohbet gayet güzeldi. Sonrasında biraz çocuklarla şakalaştık, hanımların kıl örüşlerini seyrettik, sonra yeniden düştük yollara.

 

       Bu arada Bedeviler kendi dokudukları kıl çadırlarda ailecek yaşıyorlar (hatta sülalece) Aslında zenginler bu yaşamı kendileri tercih ediyorlar. Devletin kanunlarının bir kısmı onlara uygulanmıyor. Şöyle ki devlet Bedevi kültürüne saygısından dolayı, onların bazı gelenek ve göreneklerini uygulamalarına göz yumuyor ve kendi içlerindeki bazı meselelere karışmıyor. Bedeviler imtiyazlı bir sınıf yani. Göçebe bir hayat sürüyorlar, hayvancılıkla ilgileniyorlar ve çok misafirperverler.

 

     

       Akabe’ye doğru yol alıyoruz. Çöl kendini iyiden iyiye gösteriyor. Bir ara  ‘burası Mars mı Dünya mı?’ demekten kendimi alamıyorum. Zaten sıcak başıma vurmuş…

 

       Ürdün’ün denize açılan tek noktası Akabe'ye ulaştığımızda, aynı Lut Gölü’ne girişte uygulanan türden bir muamele ile karşılaşıyoruz. Sıkı kontroller ve çıkışta geri getirmek üzere, beni gene şöför Huzeyfe ye zimmetliyorlar.

 

        Akabe’de ilk olarak Osmanlı Kalesi’ne uğruyorum. Hacıların 2. durağı olan kale bugün bakımsız. Bahçesindeki ağaçlarda hurmalar toplanmadığı için dalında çürüyor. Birkaç taze hurmayı mideme göndererek koruma altına alıyorum. Kaleden çıkar çıkmaz Kızıldeniz ile karşılaşıyorum. Denize iyice yaklaşmak üzere ilerlerken Huzeyfe “Bak şu karşı şehir, İsrail’in Elat şehri, onun sol tarafı Sina Yarımadası, bizim solumuz ise Suudi Arabistan” diyor. Elat şehri tüm otel ve evleriyle, plajda yüzenleri ve Jet ski yapanlarıyla burnumuzun dibinde. Yani şuradan yüzmeye başlasam 30 dakika sonra Elat’tayım.

 

        Kıyıda dibi camlı tekneler var. Tur yapıyorlar ve Kızıldeniz dibindeki mercanları, batık gemi ve tankları ve hatta denizin altındaki Ürdün-İsrail sınırını gösteriyorlar. Onlardan birini kiralamak üzere kıyıya geliyorum, ama önce dilenci çalgıcı vs ordusunu aşmam gerek. Biri bağırıyor” Abie bi 100 dolar ver be gözünü seveyim” diğeri “Tekneye biz de gelek müzik yaparık ne verirsen” öte ki “Bak suda nasıl yüzüyok” hem de Türkçe olarak söylüyorlar bunu. Bu hengâme içersinde Huzeyfe tekneciyi ayarlamış bile beni kolumdan tutup tekneye attı.

       

        O dakikadan sorası gerçek bir rüyaydı. Tekne Pata pata sesleri arasında kıyıdan açılırken biz dipteki camdan Kızıldeniz’i seyre dalıyoruz. Mercanlar, balıklar bizi büyülüyor. Bu denizin rengârenk mercanları dünyanın hiçbir yerinde olmadığı kadar güzel, özellikle kızıl olanları. Derken dipte batık bir gemi ve tank manzaraya karışıyor. Tekneden başımı kaldırıp çevreme bakıyorum. İskenderiye’den gelen bir gemi Akabe limanına yanaşıyor. Bir tarafta Elat şehrini, Sina Yarımadasını diğer tarafta Suudi Arabistan’ı görüyorum. Kızıldeniz’e baktıkça Firavun’u hatırlıyorum. Hz. Musa’nın asası ile denizi ikiye yarması geliyor gözümün önüne. Boğulurken secde etmiş halde cesedi bulunan Firavun’un halini düşünüyorum. Teknemiz yavaş yavaş kıyıya yanaşıyor ve deminki curcuna tekrarlanıyor. “Abie bi 100 dolar versene…”

 

       Akebe’nin çarşısını pazarını, orasını burasını, köşesini bucağını gezip oradan ayrılıyoruz. Aslında sonradan pişmanlığını belirtmiş, Şerif Hüseyin’in evini de geziyoruz ama burada bahsetmeye değer bulmuyorum.

 

Huzeyfe kontrol noktasında beni gösterip “Korkmayın emaneti yanımda götürüyorum. Rahat olun rahat olsun İsrail” diyor.  Demiştik ya İsrail sınırına yakın yerlere yabancılar girerken birilerine zimmetleniyor diye. Beni de Huzeyfe’ye zimmetlemişlerdi.

 

        Velhasıl işte böyle, Kızıldeniz öyle sıradan bir deniz değil. Bunu orada hissediyorsunuz. En azından benim için sıradan değil.

 

LUT GÖLÜ / ÖLÜ DENİZ YAZISI İÇİN TIKLAYINIZ.

 

https://www.kosebucakdunyadergisi.com.tr/Detay-DUNYANIN-DIBI-LUT-GOLU-NAM-I-DIGER-OLU-DENIZ.html

 

PETRA ANTİK KENTİ YAZISI İÇİN AŞAĞIDAKİ LİNKE TIKLAYINIZ

 

https://www.kosebucakdunyadergisi.com.tr/Detay-NEBATILER-YURDU-PETRA.html

Yazı ve Fotoğraf
Ali Sami PALAZ