BUHARA ÇÖLÜN SESSİZLİĞİNDEN MEDENİYETİN KALBİNE

Ürgenç’teki otelimizin hazırladığı Lezgi kültürünün renkli ezgileri hâlâ kulaklarımızda çınlarken, günün yorgunluğuna aldırmadan sabahın erken saatlerinde yeniden yola düştük. Önümüzde uzanan Kızılkum Çölü, Karaoğlan çizgi romanlarından aşina olduğumuz o uçsuz bucaksız kızıl topraklarıyla bizi bekliyordu. Modern otobüslerle yalnızca yedi saatte geçtiğimiz bu coğrafyayı, bir zamanlar +50°C sıcağında veya –25°C ayazında at sırtında aşan Oğuz akıncılarını düşünerek seyrettik. Her kum tanesi adeta tarihin nefesi gibiydi.

Yol boyunca defalarca geçtiğimiz Amuderya ve Sıriderya, sadece coğrafyanın değil, Türk tarihinin de can damarlarıydı. Üzerinden her geçtiğimizde bir çağ geriye, sonra bir başka çağa doğru savrulduk. Amuderya kıyısında, bir zamanlar sayıları 200.000i bulan Oğuzların esir tutulduğu toprakları adımlarken; uzakta, Gazneli ordusuna karşı verilen Dandanakan mücadelesinin sessiz ufkuna baktık.

O an, tarihin acı bir gerçeği yeniden yüzünü gösterdi:
Türklerin varoluş mücadeleleri çoğu zaman başka bir Türk devletinin yıkılışıyla sonuçlanmıştı. Yüzlerce yılda kurulan medeniyetler, yeni bir medeniyetin doğumu için yerle bir olmuştu. Bu yaman çelişki hem hüzünlüydü hem de derin bir ibret kaynağıydı.

Bir zamanlar on beş asırda beş büyük Türk Cihan İmparatorluğu dünyaya hükmederken, bugün o mirasın büyük bir kısmının bambaşka ulusların hâkimiyetinde kalması insanın içini burkuyordu.

Kızılkumdan ayrılırken, Tuğrul ve Çağrı Beyleri sanki atlarının nal sesleriyle Anadoluya doğru uğurluyor; biz ise Buharaya, Mehmet Âkifin O BuharaO mübarek, o muazzam toprak…” dediği o kadim şehre doğru yol alıyorduk.

Binlerce Yılın Şehri: Buharanın Sessiz Mucizesi

Buharaya yaklaşırken akşamın büyüleyici ışıkları çöle düşüyor, gök ufuktaki kızıllıkla birleşerek adeta bir masal perdesi aralıyordu.

Bu şehir, yalnızca taşlardan, çinilerden ve kubbelerden ibaret değildi.
3000 yıllık bir tarih yeryüzünde bu kadar zarif durabilir miydi?
Evet, Buharada duruyordu.

. 6. yüzyılda Pers kralı Dara, ardından Mö. 4. yüzyılda dünyayı sarsan İskender, bu topraklara adım attı.
MS 8. asırda Araplar, 9. asırda Tacikler geldi.

Ve nihayet MS 9–10. yüzyıllar…
Samanoğulları dönemi, Buharan altın çağıydı.
Bu çağ, yalnızca bir devletin refahı değil, insanlığın aydınlanmasıydı.

Dünyanın en büyük kütüphaneleri burada kuruldu.
Bilgi Buharada bir ırmak gibi aktı.

Bu şehrin sokaklarında:

              İbn-i Sina,

              Buharî,

              Farabi

gibi nice bilge adımlarını bırakmıştı. Buhara yalnızca bir coğrafya değil, insanlığın aklına ve ruhuna mühürlenmiş bir okuldu.

11.       yüzyılda Karahanlılar şehri göz kamaştıran mimarilerle donattı; mavi çinilerin göğe uzanan sesi hâlâ duyuluyordu.

12.       yüzyılda Cengiz Han şehre girdiyse de ardında yalnızca yıkım değil, zamanla yeniden doğacak bir irade bıraktı.

13.       yüzyılda Timurun himayesinde Buhara yeniden ayağa kalktı ve Semerkantla birlikte Orta Asyanın ışığı oldu.

14.       yüzyılda Rus nüfusu yerleştirildiğinde şehir bir başka dönüşüm yaşadı; tarihin rüzgârı bu defa daha hüzünlü esiyordu.

 

Bugünün Buharası: Zamanın Durduğu Yer

Akşamın alaca ışığında Buharaya girişimiz, gönlümüzde hem hayranlık hem sükûnet hem de derin bir düşünce bıraktı.
Dar sokaklar, kubbeler arasından süzülen sarı ışıklar, ılımlı rüzgârın taşıdığı baharat ve toprak kokusu…

Hepsi bir araya gelince insan kendisini eski çağlardan birinin ortasında hissediyor.
Dünya hızla değişirken Buhara, sanki zamana Dur!” diye fısıldıyor.

Otantik Özbek lezzetlerinin sunulduğu *Çınar Restoran*a doğru yürürken şehrin taş sokaklarını hayranlıkla izledik. Kubbelerden yansıyan ışık gökyüzüne karışıyor, yüzyılların derinliğinden gelen bir huzur kalbi sarıyordu.

Buharanın Bıraktığı İz

Buhara insana iki şey armağan eder:
Birincisi, tarihin ağırlığı; ikincisi, hikmetin huzuru.

Her adımında bir bilgenin nefesi, her köşesinde bir kitabın gölgesi vardır.
Kızılkumun sert çöl rüzgârlarından gelip Buharanın ilim dolu sokaklarına girdiğinizde, Türkistan coğrafyasının nasıl bir ruh taşıdığını daha iyi anlarsınız.

Bu topraklar sadece geçmişin değil, aynı zamanda geleceğin de emanetidir.
Çünkü Buhara; çölün ortasında yeşeren bir medeniyet mucizesi, ilmin ve irfanın hiç sönmeyen kandilidir

Buhara, zamanın yürüdüğü değil, durup secdeye kapandığı şehirdir.”

 

Yazı ve Fotoğraf
Şerife BOZOĞLAN EKER