Tatil deyince kendimizi sakin ve huzurlu
ortamlarda hayal ederiz öyle değil mi? Şimdi sizi kaotik bir şehirde tatile
götüreceğim. Londra’ya…
Ekonomik
sorunlar yaşadığımız son günlerde yurtdışına çıkmak hayallerimizin gerisinde
kalmaya başladı. Peki size iki kişi beş yıldızlı otelde yazın yapacağınız
tatilden daha uygun dolu dolu yurtdışında gezebileceğinizi söylesem. Evet
maalesef artık yurtdışı gezileri ülkemizde deniz, kum, güneş tatillerinden daha
uygun hale gelmeye başladı.
İngiltere
hem vize sürecinin zorluğu hem de pahalılığı ile bilinen bir ülke. Öncelikle
vizeyi nasıl aldığımızdan bahsetmek istiyorum. Böyle kritik ülkelerin vize
başvurularını güvenilir şirketlerden yapmanızı tavsiye ederim. İngiltere seni
ülkene bağlayan bir iş, düzenli gelir, bir seyahat planı ve bankada
seyahatinizi finanse edebileceğiniz kadar paranızın olmasını önemsiyor. Yani
geri döneceğine dair ispatlar arıyor diyebiliriz. Ayrıca daha önce Birleşik
Krallığa gitmiş birinin de seyahatiniz esnasında size eşlik etmesi de vize
sürecinin olumlu sonuçlanmasını sağlıyor. Benim ülkeye üçüncü seyahatimdi ve
vizem bir günde çıktı, kız kardeşimin ise ilkti ve sonuçlanması 10 gün sürdü.
Biz
Chrıstmas döneminin süslü Londra’sını yaşamak için seyahatimizi kasımın son
haftası olarak planladık. Uzun uçuşlar için THY tercih ederim, bu kez de daha
pahalı olmasına rağmen öyle yaptık buna rağmen 2 kişi gidiş dönüş 25 bin TL
ödedik. Ancak tam bu tarihlerde Pegasus 15 bin TL’ye uçmuştu. Londra’da
Türkiye’den uçabileceğiniz 3 havalimanı var: Gatwick, Heatrow ve Stansed.
Konaklamanıza göre yakın havalimanını seçebilirsiniz çünkü üçü de turistik
merkeze neredeyse aynı mesafede.
Konaklama
yeri olarak daha önceki seyahatlerimde tecrübe ettiğim otellerden birini tercih
ettim. Londra genelinde ve dünyada da pek çok noktada bulunan Travellodge
otellerinden birinde kaldık. Otel Londra’nın turistik merkezine 40 dk uzaklıkta
3. zone içinde bir bölgede idi. Richmond bölgesinde konforlu sessiz sakin bir
oteldi ve buraya kahvaltı hariç 2 kişi 8 gece 350 Sterlin ödedik. Bu zincir
oteller kahvaltı olarak bulundukları ülkenin geleneksel kahvaltısını veriyor. Bu
yüzden otelde kahvaltı menüsü oldukça sade.
Londra’da
şehir içi ulaşım oldukça kolay. Her bölgeye metro ve gece yarısına kadar
çalışan ikonik iki katlı otobüslerle ulaşabilirsiniz. Oyster ya da Travel kart
alabilirsiniz. Biz uzun süreli ve şehirden uzak bir lokasyonda kaldığımız için
8 günlük oyster kart aldık. Gişe görevlisine otelinizin hangi bölgede olduğunu
söylerseniz size seyahat kartınızla alakalı yardımcı olacaktır. Seyahat
kartlarınızı havalimanındaki gişelerden de alabilirsiniz. Şehir içinde seyahat
ederken citymap uygulamasını kullandık.
Londra’ya
ilk gittiğimde bu kadar keyif alacağımı düşünmemiştim. Londra son derece kaotik
bir şehir. Turistik merkezlerde gerçek bir İngiliz ile karşılaşmanız son derece
zor. Tam bir göçmen şehri diyebiliriz. Şehrin her yerinde hırsızlık vakaları
var. Elinizdeki telefondan çantanızdaki paraya kadar her şeyinizi çalabilirler.
Tedbirli olmanızı tavsiye ederim.
Londra
tüm bu kaotik yapısını fırsata çevirmiş ve en çok turist alan şehirlerden biri
haline gelmiş. Müzeleri, tarihi alışveriş merkezleri, doğası, gastronomisi,
devasa parkları ve Thames Nehri’nin şehre verdiği muhteşem manzara Londra’yı
vazgeçilmez kılıyor. Ünlü markaların gösterişli mağazaları alışveriş
tutkunlarını cezbediyor.
Londra
ayrıca bir arşiv şehri. Tarihi belgelerin saklandığı ve araştırmacılara açık
zengin bir arşivi var. Dünyanın öteki ucunda yaşanmış bir olayın belgesini
burada bulmak sizi şaşırtmasın. İngiltere yıllarca yalnızca siyasi değil
arkeoloji, tarih, botanik gibi pek çok alanda da ajanları ile dünyanın her
yerinden pek çok bilgi ve belge toplayarak onları muhafaza etmiştir.
Arşivindeki yazılı kaynakların yanında müzelerinde de milyonlarca eser
sergileniyor. Londra’ya gittiğinizde ziyaret etmeniz gereken ilk yer
tartışmasız British Museum. Öncelikle gezi için en az üç saat ayırmanız
gerekiyor. İngilizlerin 18. yy.dan itibaren Anadolu, Mezopotamya, Asya’dan bazen
habersizce alma bazen de hediye yoluyla elde ettikleri eşsiz tarihi eserler
görülmeye değer. Türkiye’den götürülen Nereidler Anıtı, Halikarnassos
Mozaikleri ve Mozole kalıntıları, Knidos Aslanı, Ksantos Payava Lahti ve Harpy
Anıtı, Aççana Höyük İdrimi Heykeli’ni ziyaretinizde atlamayın. Müzenin Mısır
koleksiyonu sayısız mumya ve lahitleri ile İngilizlerin eserlere verdiği
değerleri açıkça gösteriyor. Müzenin girişi ücretsiz. Ancak uzun kuyruklar
beklemek istemiyorsanız web sitesinden ücretsiz ya da küçük bir bağış
karşılığında rezervasyon yaptırmanızı tavsiye ederim.
Görülmesi
gereken en önemli müzelerden biri ise Natural and History Museum. İngiltere’de
özel butik alanlar hariç tüm müzeler ücretsiz tüm müzeler büyük şirketler
(aileler) tarafından fonlanıyor ya da bağışlarla ayakta kalabiliyor. Natural
and History Museum da bunlardan biri. Dünyanın var oluşundan buyana geçirdiği
tüm evreler, canlı türleri tamamıyla gerçek örnek ve kalıntılar aracılığı ile
öğretiliyor. Öğretiliyor diyorum çünkü müze bir biyoloji okulu gibi. Tüm
canlıların evrimlerini açıklayıcı bilgiler sayesinde tek tek öğreniyorsunuz.
Devasa dinozorlar da dahil neredeyse tamamı gerçek objeler kullanılmış. Bu müze
için de en az 2 saat ayırmanız gerekir.
Londra
özelinde İngiltere’yi anlamak için Victoria and Albert Museum’u ziyaret
etmenizi mutlaka tavsiye ederim. İngiltere’nin ikonik kraliçesi Victoria ve
büyük aşkı Albert’in İngiltere toplumunu nasıl dönüştürdüğünün izlerini de
göreceksiniz. Dedik ki tüm müzeler gerçek eserlerle dolu fakat bu müze tarihi
değer kazanmış replikalarla dolu bir okul gibi. 19. yy.da İtalya gibi sanat
açısından zengin bölgelere gidemeyen öğrenciler için belli başlı sanat
eserlerinin birebir aynısı yapılarak buraya getirilmiştir. Bugün hala
öğrencilerin eğitimlerine katkıda bulunuyor. Onlarca metrelik devasa
sütunlardan, ikonalara, stellerden lahitlere pek çok eserin replikası
bulunuyor. Ayrıca müzenin içinde sizi 19. yy. sanatı ile buluşturacak şahane
bir kafe de var. Müze için 2 saat yeterli olacaktır.
Londra
bir müze kenti ancak tamamını gezmeniz için birkaç ayınızı burada geçirmeniz
gerekir. Şimdi kısa zamanda gezebileceğiniz mekanlara bakalım. Oxford Street en meşhur caddesi ve
burada markaların büyük mağazalarına ulaşabilir ve her daim süslü ve ışıltılı
caddenin tadını çıkarabilirsiniz. Burada China
Town’a uğrayıp Uzak Doğu yemeklerini mutlaka tadın. Soho’daki eğlence mekanlarını tiyatrolarını da gezerek Londra’nın
eğlenceli yüzü ile tanışın. Royal Opera
House’da bir opera bileti alın. Disney mağazasına mutlaka uğrayın
çocuklarınız bundan çok memnun olacaktır. Lego meraklısı iseniz o devasa
mağazayı mutlaka gezin hem legoları deneyin hem satın alın. Lego pasaportunuzu
da almayı unutmayın.
Big Ben
Londra’nın en ikonik yapısı. Dünyanın en büyük dört taraflı saati olarak
biliniyor. 96 metrelik saat mimarisi ile Westminster Sarayı’nın bir parçası
gibi görünüyor. Bir diğer ikonik yapı ise Tower
Bridge. Thames Nehri üzerinde 19. yy’ın sonunda inşa edilmiş iki kuleden
oluşan bir mimari harika. Doğu ve Batı Londra’yı birbirine bağlamak için
yapılan köprü nehir trafiğini de engellememek için açılır kapanır mekanizma ile
inşa edilmiş.
Londra’da
Notting Hill açık bir pazar alanı
gibi. Burada antika eşyadan kıyafete ve hediyelik eşyalara kadar her şeyi şehir
merkezinden çok daha ucuza satın alabilirsiniz. Gitmişken George Orwell’ın
evini de ziyaret ederek rengarenk sokaklarda yürüyüş de yapın.
Benim
en sevdiğim mekanlardan biri Covent
Garden. Burası eski bir meyve sebze hali iken dönüştürülerek bir alışveriş
ve yeme içme mekanına dönüştürülmüş. Çay mağazalarını gezerek muhteşem çayların
tadına bakın; benim tercihlerim Withard ve Twinings markaları.
Londra’nın
şahane parklarında yürüyüş yapın. Benim favorilerim Hyde Park ve St. James
Park. Hatta bizim gibi Chrıstmas zamanı giderseniz Winter Wonderland’e bir
bilet alın. Burası sizi bir film platosunda 80’lere yolculuk ettirecek şahane
bir panayır.
Londra’da
buraya sığdıramadığım pek çok rota var. Belki başka bir sayıda kaldığımız
yerden devam ederiz. Seyahatle kalın J
Yazı Ve Fotoğraf
Tuğba Hilal KABAKÇI